.: Menü :.
 

Ana Sayfa
Kuruluş Gerekçesi
Derneğin Amacı
Dernek Tüzüğümüz
Kurucularımız
makaleler
Haber Arşivi
Derneğimize Kayıtlı Şair ve Ozanlar
Etkinliklerimizden Fotoğraflar
Etkinliklerimizden Fotoğraflar 2
Duyurular
Konuklarımızdan
Atatürk Köşesi
Köy Enstitüleri Özel
İletişim



 

DÜNYANIN HER YANINDA YAŞAYAN TÜRKMENLERLE TÜRKMENLERİN SESİ RADYOSUNDA BULUŞMAK İÇİN
www.igdelininsesi.com
www.anadolusevgibirligi.org
www.yasamoykusu.net
www.huseyinekici.com.tr
Sitelerini tıklayın, tanış olalım. Dilek ve temennilerinizi bekliyoruz.

*******************************************************

*******************************************************
27 Mart 2010

ATATÜRK VE BEKTAŞİ BABALARI


"Bu akşam yine Çankaya Köşkü'ne vazifeye davet edildik.
Hafız Yaşar Okur idaresinde, Sentûrî Zühtü Bardakoğlu, Kemani Mehmet Rıza, Udî Şevki, Hanende Abdülhalik ve benden kurulu bir heyetle köşke vardık.

ATATÜRK, henüz yemek salonuna geçmemişler. Holde bulunan davetliler arasında iki yabancı sîmâ dikkati çekiyor. Biri, sakallı ve zarif görünüşlü. Öteki , genç, biraz şişmanca ve bıyıklı bir zat. O sırada Ankara'da bıyık ve sakal modası olmadığı için bu iki zatın halleri ve bilhassa giydikleri smokinlerin eyreti olduğu belli. ATA'nın hususi tabibi Ragıp beyle konuşuyorlar.
Resmî davetlerde, frak veya smokin giyildiği gecelerde, bize daha önce bilgi verilir, biz de ona göre elbise giyerdik. Öteki davetliler de günlük elbiselerle geldiklerine göre, bu iki zatın yabancı oldukları hallerinden anlaşılıyor.

Biraz sonra ATATÜRK'ün huzuruna girdik. Bu iki şahıs ATA'ya takdim edilince, sakallının Çamlıca Bektaşî Dergâhı Şeyhi Ali Nutkî dede, ötekinin Kilitbahir Bektaşi Şeyhi Haydar Naki dede olduğunu öğrenmiş olduk. Meğer ATATÜRK'ün hususi tabibi Ragıp bey ile babaların dostluğu varmış. Bir gün ATATÜRK'le konuşurlarken, söz Bektaşiliğe intikal etmiş. Ragıp Bey babaları tanıdığı için ve bunlardan Ali Nutki babanın hoşsohbet ve Hayda babanın Galatasaray Sultanisi (Lisesi) mezunu olup, şair de olduğundan bahsedince, ATA bunları tanımak arzusunun izhar etmişler, bu vesileyle babalar Ankara'ya davet edilmişler.
ATATÜRK, babalara, sofrada kendilerine yakın bir yer gösterdiler. Saza başladık, birkaç eser çaldıktan sonra, ATATÜRK Ali Nutki babaya hitabederek:
- Bektaşi tarikatının hususiyetleri nelerdir? diye sordular. Ali Nutki baba:
- Yüzlerce sene evvel kurulan bir sosyete hayatıdır, o devirlerde taassup yüzünden kadınlı erkekli bir toplantı yaparak yemek içmek kabil olmadığından, tarikat namı altında, bugünkü sosyete hayatımızı Hacı Bektaş o günlerde kurmuştur, dedi.

ATATÜRK bu sefer de Haydar Naki babaya hitabederek:
- Bu sosyetenin hususiyetleri nelerdir? diye sordu.
Haydar baba:
- Bektaşi tarikatına mensup canlar (tarikatın üyeleri) haftanın belli günlerinde tekkeye gelirler, akşam üzeri babanın etrafında halkla olurlar. Babanın karşısına rastlayan köşede en yaşlı ve eski bacı (kadın üye) başkanlığında kadınlar otururlar ve önlerindeki sofradan, edep ve erkân dahilinde yerler içerler. Bu âlem, musıki, şiir ve nükteli sözlerle devam eder.
Bu cevapların ATATÜRK'ü tatmin etmediği yüzünden anlaşılıyordu:
- Bir sâkî meselesi varmış, bu nedir?
- Sâkî Bektaşi sofralarının en mühim uzvudur. Bektaşiler rakıyı kapalı kadehle içerler, yâni rakının miktarını göstermezler ve herkes aynı kadehten içmeye mecburdur. Bu kadehi elden ele devrettiren sâkî ile baba arasında devamlı bir bağlantı vardır. Canlar arasında biraz sarhoşluk belirtisi gösterene, babanın bir işareti üzerine ya boş kadeh, ya da pek az rakı konmuş kadeh verilir. Tarikatın adâbına göre, can buna itiraz edemez. Sabaha kadar aynı neşe ve samimiyet içinde sohbet devam eder.

ATATÜRK:
- Musıki, şiir ve nükteden bahsettiniz, bunlardan birer parça lütfedin de dinleyelim.
Bu emir üzerine babalar, bizim de bildiğimiz: "Eşref oğlu al haberi Arı biziz, gül bizdedir - Biz o Mevlânın kuluyuz - Cümle din iman bizdedir, güfteli nefesi okudular.

Paşa memnun oldu ve biz fasıla devam ettik.
Birara: "Kaçma mecbûrundan ey âhûy-i vahşi ülfet et" güfteli şarkıya girdik. Daha birinci satırını okumuştuk ki, ATA, Ali Nutkî babaya dönerek:
— Nur Baba kitabiyle, bu şarkı sizin hususi hayatınızı tasvir yazılmıştır, diyorlar, doğru mudur? Diye sordu. Ali Nutkî baba:
— Efendim, Yakup Kadri beyin bir şakası olacak. Fakirin hayatı, dost ve müridleri arasında pek sâde geçerdi, hele dergâhlar kapandıktan sonra, büsbütün sâkin hayat geçiriyorum, dedi.

ATATÜRK; orada bulunan adamlardan birine:
— Yakup Kadri beyi davet ediniz, gelsinler, emrini verdi.
Yarım saat sonra, Yakup Kadri bey toplantıya katılmış oldu. Ali Nutkî babayı görünce şaşırdı.
Birçok şarkı ve gazel okundu. Gecenin yarısını çoktan geçmiştik. ATATÜRK, Yakup Kadri beye: Yazdığınız Nurbaba romanı Ali Nutkî babayı müteessir etmiş zannederim. Fakat müteessir olmakta haksızdırlar. Sizin gibi büyük bir edibin yazacağı bir kitaba, keşke benim hayatım da süje ittihaz edilseydi, ben buna kızmaz, bilâkis iftihar ederdim.

ATATÜRK'ün bu ince sözleri, hazır bulunanları minnettar bıraktı ve meclis bu güzel hava içinde dağıldı.
Alıntı
********************************************************
13 Mart 2010

PAPAZI DÖVDÜRTMEYECEKTİK

Hüseyin EKİCİ (*)

Bu üç arkadaş bir yaz günü yaya olarak yolculuk yapmak zorunda kalıyorlar.
Biri Türk, biri Kürt, diğeri de Ermeni.
Ama, Ermeni olan aynı zamanda papaz.
Hava sıcak. Bir süre sonra yolda susuyorlar.
Etrafta su yok.
Bağların olgun zamanı.
“İki salkım üzüm yiyelim de ağzımız ıslansın,” diye
Bir bağa giriyorlar.
Bağın sahibi bir Türk ama onu görememişler.
“Kaç paraysa veririz,” diyerek yemeye başlamışlar.
Bu sırada bağın sahibi gelmiş.
Bakmış üç kişi üzümünü yiyorlar.
Fena bozulmuş ama üç kişiyle de başa çıkamayacağını düşünmüş.
Birine bakmış, kıyafetinden Ermeni ve papaz olduğu belli.
Diğerine bakmış, konuşmasından Kürt olduğunu anlamış.
Üçüncüsü de Türk.
Dönmüş Ermeni’ye,
“Bak bu adam Türk, yesin malımı.
Benim kanımdandır.
Helali hoş olsun.
Bu da Kürt’tür ama din kardeşimdir.
Sen niye yiyorsun benim üzümü mü?”
demiş.
Bu laf, üzerlerine sorumluluk yüklenmeyen
Türk ve Kürt’ün hoşuna gitmiş.
Adam, papazı bir güzel dövmüş.
Kıpırdayacak hal bırakmamış, yere uzatmış.
Bağ sahibi biraz sonra Kürt’e dönmüş.
“Müslümansın da niye sahipsiz bağa giriyorsun.
Bu adam benim kanımdan yediyse afiyet olsun,
Çünkü o Türk’tür.
Kardeşimdir,”
diyerek bir güzel onu da dövmüş
ve yere uzatmış.
Bu durum Türk’ün hoşuna gitmiş.
Biraz sonra Türk’e dönmüş ve “Tamam anladık Türk'sün,
Aynı kandanız, aynı dindeniz ama sahibi olmadan başkasının
bağına girilir mi?”
diyerek Türk’e de vurmaya başlamış.
Türk yumrukla yere yuvarlanınca Kürt’e dönmüş ve
“Biz,” demiş
“papazı dövdürtmeyecektik.”

(*)Alıntı
*******************************************************
10.03.2010

ACI KAHVE

Süreyya UYSAL

Kıza bir partide rastlamıştı…Harika bir şeydi.O gün peşinde o kadar delikanlı vardı ki…Partinin sonunda kızı kahve içmeye davet etti..Kız parti boyunca dikkatini çekmeyen oğlanın davetine şaşırdı ama tam bir kibarlık gösterisi yaparak kabul etti. Hemen köşedeki şirin bir kahveye oturdular..Delikanlı öyle heyecanlıydı ki kalbinin çarpmasından konuşamıyordu.Onun bu hali kızında huzurunu kaçırdı…’’ Ben artık gideyim’’ demeye hazırlanırken delikanlı birden garsonu çağırdı.’’bana biraz tuz getirir misiniz?’’dedi.’’kahveme koymak’’için. Yan masalardan bile şaşkın yüzler delikanlıya baktı.Kahveye tuz!Delikanlı kıpkırmızı oldu utançtan ama tuzu kahvesine döktü ve içmeye başladı.Kız,merakla ‘’garip bir ağız tadınız var’’dedi.Delikanlı anlattı:’’çocukken deniz kenarında yaşardık.hep deniz kenarında ve denizde oynardım.Denizin tuzlu suyunun tadı ağzımdan hiç eksilmedi.bu tatla büyüdüm ben.Bu tadı çok sevdim.Kahveme tuz koymam bundan.ne zaman o tuzlu tadı dilimde hissetsem çocukluğumu,deniz kenarındaki evimizi ve mutlu çocukluğumu hatırlıyorum…Annemle babam hala o deniz kenarında oturuyorlar onları ve evimi öyle özlüyorum ki….’’bunları söylerken gözleri nemlenmişti delikanlının…Kız dinlediklerinden çok duygulanmıştı.İçini bu kadar samimi döken,evini ailesini bu kadar özleyen adam,evi,aileyi seven biri olmalıydı.Evini düşünen,evini arayan,evini sakınan biri…kız da konuşmaya başladı.Onun evi de uzaklardaydı çocukluğu gibi..oda ailesini anlattı.Çok şirin bir sohbet olmuştu…Tatlı ve sıcak..Ve de bu sohbet öykümüzün harikulade bir başlangıcı olmuştu tabii..buluşmaya devam ettiler ve her güzel öyküde olduğu gibi,prenses prensle evlendi.Ve sonuna kadar çok mutlu yaşadılar.Prenses ne zaman kahve yapsa prensine içine bir kaşık tuz koydu,hayat boyu...0nun böyle sevdiğini biliyordu çünkü...40 yıl sonra adam dünyaya veda etti.’’Ölümümden sonra aç’’diye bir mektup bırakmıştı sevgili karısına .Şöyle diyordu satırlarında ‘’sevgilim,bir tanem lütfen beni affet .bütün hayatımızı bir yalan üzerine kurduğum için beni affet sana hayatımda bir kere yalan söyledim,tuzlu kahvede.İlk buluştuğumuz günü hatırlıyor musun?Öyle heyecanlı ve gergindim ki,şeker diyecekken ‘’tuz ‘’çıktı ağzımdan .Sen ve herkes bakarken,Değiştirmeye o kadar utandım ki,yalana devam ettim.bu yalanın bizim ilişkimizin temeli olacağı hiç akıma gelmemişti.Sana gerçeği anlatmayı Defalarca düşündüm.Ama her defasında korkudan vazgeçtim.Şimdi ölüyorum ve korkmam için hiçbir sebep yok..İşte gerçek:Ben tuzlu kahve sevmem! O garip ve rezil bir tat.Ama seni tanıdığım andan itibaren bu rezil kahveyi içtim.Hem de zerre pişmanlık duymadan.Seninle olma hayatımın en büyük mutluluğu idi ve ben bu mutluluğu tuzlu kahveye borçluydum.Dünyaya bir daha gelsem ,her şeyi yeniden yaşamak,seni yeniden tanımak ve bütün hayatımı yeniden seninle geçirmek isterim.İkinci bir hayat boyu daha tuzlu kahve içmek zorunda kalsam da...’’Yaşlı kadının gözyaşları mektubu sırılsıklam ıslattı. Lafı açıldığında birden biri kadına ‘’tuzlu kahve nasıl bir şey ?’’diye soracak oldu..
Gözleri nemlendi kadının…
Çok tatlı! Dedi.

*******************************************************
02.01.2009

YENİ YIL VE GERÇEKLER

Süleyman ZAMAN

Aslında, dünyada veya doğada zaman kavramı yoktur. Zaman, hareketin, devinimin soyutlanmasıdır. Devinimin mekânı ve niceliği zamanı göreceli kılar. Dolayısıyla zaman dediğimiz şey, art arda gelen ve hiç durmadan hareket eden maddenin sürekli kendisini var kılmasından başka bir şey değildir.

Doğada asıl olan nesnel gerçekliktir. Nesnel gerçeklik sürekli devinen maddenin farklı oluşumlarıdır. O zaman hareket en temel olandır.

Doğa kendi yasaları doğrultusunda hareket eder. Doğada süreklilik ve devinim vardır. Devinmeyen, değişmeyen, karşıtına dönüşmeyen hiçbir şey yoktur.

Evrenin her yanında bizim dünyamızda ki gibi gece-gündüz oluşumu aynı değildir ve süreleri de birbirine benzemez. Evrende gece-gündüz oluşmayan mekânları da vardır. O halde bizim kullandığımız kavramlar insansaldır. Yani insel kaynaklıdır.

Doğada Pazartesi, Salı…; Ocak, şubat...; gün, ay, yıl, yılbaşı; arife, bayram, tatil...vs diye saydığımız gün, ay, yıl, yüz yıl, yılbaşı...vs. gibi kavramlar bulunmamaktadır.

Evrenin farklı uzamlarında eğer bizim gibi düşünen canlılar varsa oralarda bu kavramlar da farklı farklı olacağı büyük bir olasılıktır.

Dünya'da bile bugün kutuplara gidildiğinde oralarda gün kavramı, bizim bildiğimiz gün kavramından çok farklıdır. Çünkü orada 6 ay gece 6 ay gündüz yaşanmaktadır. Görüldüğü gibi bu tür kavramlar insan kaynaklıdır.

Bu kavramlar insanın doğayı kendi yaşantısına göre anlamlandırması ve onu anlaşılır kılmasından kaynaklanan kültürel değerlerdir

Yaşamı güzel kılmak, onu anlamlandırmak ve yaşamı daha kolay kılmak insanın elinde iken, nedende onu yaşanılmaz kılmak için çaba gösteriyor. Oysa insanoğlu, doğanın dilini anlamaya çalışırken, kendi dilini vahşice kullanmayı sürdürmektedir. Bir düşünün insanoğlu var olduğundan bu yana hiç savaşsız bir dönem geçirmemiş. Bilim insanlarının yaptıkları araştırmaya göre; on bin yıllık bir tarihi süreçte insanoğlunun barışla geçirdiği yılların toplamı yüz yıl kadar. Yani on bin yılın 9900 yılını savaşla geçirmiş. Bu durum insanoğlu için çok acı bir sonuç.

Bugün dünyanın her yanında vahşet, acı, kan, göz yaşı, haksız ölümler ve öldürmeler, kıyımlar, yoksulluk, sağlıksızlık, susuzluk, açlık, ilaçsızlık,...vs. gibi birçok olumsuzluklar alabildiğine yaşanmaktadır. Savaş denilen yok edici illet bir türlü insanlığın gündeminden ve tarihinden atılamıyor.

Irak'a, Filistin'e....bakın. Gelecek için umutlu olmak kolay mı?

Dünyayı sarsan ekonomik krize bakın. Kapitalizm bu dünyayı bitiriyor. İnsanlığı da bitiriyor. Ne denebilir!....

2009 yılının çok zor geçeceği ortadadır.

Bu dünyaya bir "sol duyu" gerekmektedir."Ortak aklı" bulmamız ve insanlığa "sol duyuyu" anlatmamız gerekiyor. İnsanlık bunu yapmak zorundadır. Yani dünyada insana dönük yatırımlara yönelen, var olan kaynakları insanlığın gönenci için harcayan, üretken ve paylaşımcı bir toplumsal yapıya ulaşmak tek çözüm olarak gözükmektedir.

İnsana merkezli bir toplumsal anlayış insanlığı kurtaracak en büyük temel reçetedir.

Böyle bir dünya kurmanın yolunu acil bir şekilde bulmamız gerekmektedir.

Yoksa insanoğlu dünyada ki yaşamın sonunu kendi eliyle hızla getirecektir.

Bunun için ortak aklın devreye girmesi ve insanoğlunun kendi geleceğine karar vermesi gerekmektedir.

Bu duygular içinde 2009 yılının tüm insanlığa, dost ve akrabalara sağlık, barış, zenginlik ve esenlik getirmesini diliyorum.

*******************************************************
27 Kasım 2008

ÖYLE ÇIKIP SOKAK ORTASINDA İŞ İSTERSEN!
ÜMÜĞÜNE BİNERLER BÖYLE




Süleyman GÖRGÜLÜ

Adalet Bakanımız, Mehmet Ali Şahin Sinop’ta bir konuşmasında, Özay Çelikçi isimli işsiz bir genç, “açım iş istiyorum” deyince polisler tarafından Kovalamaca sonucu yakalanıp, meydan dayağından sonra Polis Otosuna bindirilip, sorgulaması yapılması için Karakola götürüldü.

Gelelim olayın gidişatına; olayı ben Televizyon’da izledim, Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, konuşuyor Adalet ve Kalkınma Partisinin (AKP’NİN) bu zamana kadar yaptıklarını ve ileriye dönük yapacaklarını, nasıl bir politikacı seçim öncesi nasıl konuşursa Adalet Bakanımızda öyle konuşuyor, bol keseden atıp tutuyor. Türkiye’de Adaletin nasıl herkese eşit dağıtıldığını, falan, filan o anda bir ses yükseldi kalabalıktan Özay Çelikçi isimli bir işsiz genç, “Açım iş istiyorum” diye bağırıyor.

Sonradan anlaşılıyor olay. Bir genç “iş istiyorum” diyor ve Polisler üzerine yürüyünce kaçıyor. 8 ila 10 Polis peşine düşüyor ve kovalamaca başlıyor. Ben olayı anlayamadım. İlk aklıma gelen, bir gaspçı çanta hırsızı zannettim. Değil! Ne hırsızı “işsizim, iş istiyorum” diyen Özay Çelik kaçıyor, Polis kovalıyor.

Pazar yerinde kurbanlık hayvan olur da öleceğini bilir, ipini koparır kaçar, sahibi ve çevredekiler peşine düşer kovalar. İşte öyle bir kovalamaca. İşsiz Özay Çelik kaçıyor, Polisler kovalıyor. Adalet Bakanımız Mehmet Ali Şahin ve yandaşları kovalamacayı seyrediyorlar.

Adalet Bakanından Adalet istiyor. Eşit aş, eşit iş istiyor. Bırakın Özay Çelikçiyi her Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşının hakkı bir Adalet Bakanından Adalet istemek. Bundan doğal ne olabilir?

Siz siz olun aç karnına sokağa çıkıp Parti mitinglerine katılmayın, ümüğünüze binerler sonra.
*******************************************************
08.11.2008
Mehmet ULUSOY

Türkiye bugün, bağımsızlığını yeniden kazanma, ikinci bir kurtuluş mücadelesi içindedir. Bu büyük tarihi gerçeklik, hiç kuşkusuz büyük önder Atatürk’e sevgi, saygı, onu daha derinden öğrenme, anlama isteğini yükseltiyor. Değilse, emperyalizmin Türk Devrimi düşmanı gericiliğin, iktidardan, medyadan her koldan yürüttüğü Cumhuriyete saldırıları mevcut kirlenmiş bilgi ve yalanlarla Türkiye’mizi yeniden kurtarmak mümkün değildir. Kitap okuma düzeyinin diplere indiği, cehaletin kol gezdiği ve en büyük itibarı gördüğü şu günlerde “Şu Çılgın Türkler” kitabını okuyan sayısının yaklaşık 3 milyon gibi olağanüstü bir düzeye ulaşması bunun en çarpıcı göstergesi. Aynı şekilde, Kurtuluş Savaşı’nı, Atatürk’ü araştıran yayınlara ilginin artmasını da düşündüğümüzde bu gelişmeler çok sevindirici. İki nedenle bunlar çık önemli:

Birincisi, Cumhuriyete, ulusal devleti ve Atatürk’e saldırılar yükseldikçe, yalan bilgilere ve çarpıtmalara dayanan bu saldırılara karşı halktan büyük ve bilinçli bir direnme potansiyeli olduğunu gösteriyor. Vatandaş saldırılara cevap verebilmek için, kendi bilgisinin eksikliğinin farkına varmış, Kurtuluş Savaşı’nı, Cumhuriyet Devrimini ve Atatürk’ü daha etraflı öğrenme ihtiyacını duymuştur.

İkincisi ise, okuma ihtiyacının temelinde yaşanan sorunlara çözüm arayışı vardır. Seyretme değil, müdahale etme, nesne olma değil özne olma eğilimi güçleniyor. Okuma ve öğrenme isteği, ihtiyaçlardan doğar. Ve her okuma ve öğrenme, beraberinde yeni sorular ve yeri öğrenme taleplerini getirir. Bu, geçmişe ve geleceğe doğru katlanarak ilerler, derinleşir. Günün yakıcı bir ihtiyacından, yani bir ulus ve ulusal devlet olarak var olmak ve yok olmak seçenekleriyle karşı karşıya olan ulusumuzun ya kazanmak, ya kazanmak ihtiyacından ve zorunluluğundan doğan tarihi iyi öğrenme, iyi tanıma isteği, dalga dalga ilerleyen bu talebin itici gücüdür.

Evet, sorunumuz öğrenme, gerçeği, hakikati öğrenme!.. Yani görünenin, moda olanın, daha da vahimi ve tehlikelisi, bilimmiş gerçekmiş gibi işbirlikçi medyadan her saat, her saniye sunulan yalanların, sahtelerin içinden, arasından hakikati bulup ayırabilmek!.. İşte, Atatürk’ün, mealen aktarıyorum, beni sevmeniz için, beni yakından görmeniz, bana övgüler düzmeniz, heykeller yapmanız gerekmez; beni sevmeniz için, benim fikirlerimi, yaptıklarımı bilmeniz, anlamanız gerekir, sizden bunu istiyorum sözleri, görüneni, moda olanı değil gerçeği önemseyin, gerçeği öğrenin önerisidir. Öğrenmek de yetmez; bu öğrendiklerimizi bugünün ihtiyaçlarına, günün sorunlarının çözümüne uyarlayabilmektir asıl önemli olan. Yani Atatürk’ün, veya büyük düşünürlerin, bütün söylediklerini ezberleyip tekrarlayabilirsiniz, bu bile onu/onları sevdiğinizi göstermez. Aksine daha tehlikeli bir yanılgıya ve açmaza yol açarsınız. Bilgiyi/bilimi hayata ve halka aktaracak doğru yöntem bilinmedi zaman o bilgi yığını, birbiriyle ilişkisiz bir çuval patatesten başka bir şey değildir, bir süre sonra sahibine de yük olmaya başlar. Ne yazık ki, ikiyüz yıldır çağdaşlaşma mücadelesi veren Türkiye’de aydınlar, bu gibi çok ciddi bir yöntemsizlik, yüzeysellik ve kolaycılık hastalığıyla malul.

Bilge güneşi gösterir, budala ise parmağa bakar, diye bir söz vardır. Tam da bu hastalık için söylenmiştir. Özet olarak, ne söylendiğine değil, öncelikle ne söylenmek istendiğine bakmalıyız; süslü, gösterişli lafların, övgülerin değil, acı da olsa tatlı da olsa gerçeğin, sadece gerçeğin peşinde koşmalıyız. Parmağa değil güneşe bakmak çok önemli bir bilinç değişimidir. Bilinler bilir bunu. Ulusumuzun, vatanımızın en büyük ihtiyacı olan şey budur. Gerçeğe ulaşmanın da tek yolu vardır, okumak, araştırmak, tartışmak, tekrar okumak, araştırmak!.. Ne söylendiğinin değil, elbette bu da önemli, ne söylenmek, anlatılmak istendiğinin peşinde olmak!

Okumak ve gerçeği öğrenmek, yoğun bir çabayı, zihni yormayı, terlemeyi çileyi gerektirir. Başka yolu da yoktur. Kaldı ki, tarihte binlerce deney göstermiştir ki, gerçeğe, güzele ve iyiye ulaşmak, bir bedeli, çileyi ve zorlukları gerektirir. Tarihe bakalım; Türkler ne zaman hileyle, aldatılarak, birbirine düşürülmek ve bölünmek suretiyle, teslim alınmak, köle yapılmak istenmişse, hepsi de, işte bu kolay, zahmetsiz elde edilen parlak gösterişli hediyeler, övgüler, yağ çekmeler vb ile olmuştur. Bugün de milletimiz aynı oyunlarla, hem de çok katlı, karşı karşıya.

Türk halkının bilgisizliği, okuma ve araştırma tembelliği ve dini inançları kullanılarak, onların arkasına saklanılarak çok daha büyük ve karmaşık yalanlar ve tertipler sahneye konuyor. ABD emperyalizminin, ulusumuza, vatanseverlerimize yönelik sahneye koyduğu Ergenekon tertebi, yalanlara, hukuk dışılıklara, alçaklıklara dayanan çağımızın en büyük tertibidir. Yalanla gerçeğin bu kadar karıştırıldığı, kamuoyunun kafasının bu kadar bulandırıldığı bir başka olay az bulunur. Bu davanın arkasındaki gerçeklerin, tertibin planlarının, asıl amacının ne olduğunun öğrenilmesi, kavranması, bir çok şeyi çözmek açısından hayati önemdedir. Örneğin, bu olaydaki sorular yumağını çözmeye ve gerçeği bulmaya, davanın en önde gelen “sanığı” durumundaki İşçi Partisi genel Başkanı Doğu Perinçek’in Kaynak Yayınları’ndan çıkan “Gladyo ve Ergenekon” kitabını okumakla başlayabiliriz.

2008’in 10 Kasımında, aramızdan ayrılışının 70. yılında Atatürk’ü sevmek, en başta ulusal bağımsızlık ve özgürlük sevdasıdır. Bağımsızlık ve özgürlük sevdasının ilelebet bütün canlılığıyla yaşamasını sağlayan, onu sürekli besleyen de bilim ve gerçek aşkıdır. Gerçeğe bilimle ulaşılır, hurafeyle, kulaktan dolma bilgilerle değil, bilimsel yöntemle, okumakla, okumakla, araştırmakla ve araştırmakla ulaşılır.

*******************************************************
29 Ekim 2009

GÜRBÜZ ÇIKRIKÇIOĞLU'NUN 29 EKİM CUMHURİYET BAYRAMI MESAJI



'Bir millette, özellikle bir milletin iş başında bulunan yöneticilerinde özel istek ve çıkar duygusu, vatanın yüce görevlerinin gerektirdiği duygulardan üstün olursa, memleketin yıkılıp kaybolması kaçınılmaz bir sondur.'

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

'... Artık vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa'dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa'nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa'dan almak gibi birtakım zihniyetler belirdi.Halbuki, hangi istiklal vardır ki yabancıların (IMF) nasihatleriyle, yabancıların (AB) planlarıyla yükselebilsin?..
Tarih, böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir!'
6 Mart 1922, TBMM

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

Cumhuriyet fazilettir(namus ve şerefimizdir)..Bizim için Vatan bayrak ve Devleti Cumhuriyet anlayışımız Mustafa Kemal Atatürk ün gösterdiği esaslar ile hak olmuştur… Cumhuriyet, Gazi Mustafa Kemal’in çizgisinde her türlü yozluğa, yobazlığa, yolsuzluğa, kısacası kul hakkı ymeye ve yiyen emperyalist, işgalci, kan emici yaratıklar ABD ve AB emperyalizmi ve onların çanak yalayıcı işbirlikçileri olmak üzere her türlü mahlukata karşı Mustafa Kemalce tavır koyma, anlayış ve yaşam tarzıdır. Bizim tarzımız da budur.

85.Yılımızda onurla, şerefle bu görevimizi taşıyoruz, taşıyacağız da…
Cumhuriyet Bayramınız kutlu olsun…

Kahrolsun ABD ve AB emperyalizmi .
Ne Mutlu Türküm Diyene…
Selam ve Saygılarımla,
Hünkar Pir Yardımcınız olsun, Hızır a.s yoldaşınız olsun…
Tokat/Türkiye
********************************************************
MADEM RAMAZAN BAYRAMI’DA BİZLER NEDEN BU ZAMANA KADAR ŞEKER BAYRAMI DİYE KUTLADIK?

Süleyman GÖRGÜLÜ

Sayın Başbakanımız, "Şeker Bayramı değil, dört dörtlük Ramazan Bayramı" diyor. Madem bu Bayram dört dörtlük Ramazan Bayramı ise, bizler neden bu zamana kadar “Şeker Bayramı” diye kutladık. Bayramlar demek ki çeşit çeşit; dörtte bir, dörtte iki, dörtte üç, ve dörtte dört. Dörtte dört demek bir başka deyişle yüzde yüz demek. Madem bu Bayram dörtte dört ise, diğer bayramlarımız dörtte kaç?

Başbakanımız hayatında ilk defa duymuş gibi Şeker Bayramına itiraz ediyor. Madem bu Ramazan Bayramı ise, nerede bizim Şeker Bayramımız? Siz hayatınızda hiç Şeker Bayramı kutlamadınız mı Sayın Başbakanım?

Aslında bir Türkiye Cumhuriyeti Başbakanının işi değil Arife gününde Ramazan Bayramı, Şeker Bayramı tartışması başlatıp halkın kafasını karıştırmak.

Vay efendim bu bir kültürel erozyonmuş aslında buna fırsat verilmemeliymiş. Bence bu ikilcilik yaratıp kafa karıştırmak ve gündem değiştirmek. Ne zaman başları sıkışsa böylesi gereksiz olaylarla gündem değiştiriyorlar ve bunu da iyi beceriyor bu AKP Hükümeti.

Türkiye Cumhuriyeti’nin bir Diyanet İşleri Başkanlığı var. Devlet bütçesinden büyük bir pay alıyor, hani nerede Diyanet İşleri Başkanı çıkıp da; “Sayın Başbakanım müsaade ediniz’de bu konuyu bizler konuşup tartışalım bu bizim görevimiz” demiyor?

Demezler tabi. Çünkü, Başbakanı doğrulasa “evet bu Ramazan Bayramı” dese, “bu zamana kadar neden Şeker Bayramı” diye kutladık? Diyecekler. Hayır “Şeker Bayramı” dese Başbakanla ters düşecek. Kendilerince en doğrusunu yapıyorlar, sessiz kalmakla.

İster “Ramazan Bayramı” diye kutlayın, ister “Şeker Bayramı.” Önemli değil, önemli olan sizin niyetiniz.

Bayramınız kutlu olsun.
*******************************************************
MEHMET ŞEVKET EYGİ
HAYALİ VE YALANI


Süleyman ZAMAN

Şimdi bu makaleye(Mehmet Şevket Eygi'nin makalesi) ancak gülünür. Çünkü baştan sona zırvayla dolu.

Mehmet Şevket Eygi gibi insanlar, güneşin aydınlığında, karanlığı yaşarlar. İşte bundan dolayı da gerek tarihsel anlamda ve gerekse yakın tarihte Aleviler üzerine uygulanan nice katliamlar, nice baskılar ve nice karalamalar apaçık ortadayken, bu gerçekleri tersine çevirip üzerlerini örtmeye çalışmak ancak bunu göremeyen kafaların yapacağı bir davranış biçimidir. Oysa "Güneş balçıkla sıvanmaz" demiş atalarımız.

Mehmet Şevket Eygi, diyor ki; "yakın tarihte en fazla Sünnilere zulüm edilmiştir." Bu sözcüğün neresi doğrultulabilir ki?

Oruç tutmadığı için dövülen, öldürülen, inancından dolayı dışlanan, horlanan, inancı aşağılanan; Ramazan'da yemesi içmesi engellenen, ibadet evleri (Cem evleri) Cümbüş evi olarak değerlendirilen; "Mum Söndürüyorlar" denilerek gerçekle ilgisi olmayan iftiralara uğrayan, sürekli "potansiyel suçlu" olarak görülen, Sivas'ta cayır cayır yakılan, Gazi'de, Çorum'da, Sivas'ta, Maraş'ta" vs. kıyımlara uğrayan, kendi ibadet evlerine izin verilmeyen (izin verilse bile, elektriği, suyundan vs. bedel alınan, oysa Cami'lerde bu bedeller alınmıyor) Yüzyıllardır korkutulan, kendi kimliklerine, aidiyetlerine yabancılaştırılan, zorla Sünni inancıyla eğitilen vs. kimlerdir acaba?

Aleviler geçmişte Ebu Suud Efendi'nin fetvalarını, Kuyucu Murat'ın kuyularını, zorla baskı yapılıp asimile edilerek Sünnileştirilmeleri vs asla unutmadı ve unutmaz. Çünkü tarihin "ortak belleği" bu unutmaya isyan eder.
Mehmet Şevki Eygi; kendi düşünsel mantığı içinde, olayları ters yüz ediyor. Doğruyu yanlış, yanlışı doğru gibi gösteriyor. Aynada ki sureti gerçek, gerçeği ise suret yerine koyuyor. Bu yazarın "amalgam"(1) bir düşünceye egemen olduğunu hemen söylemeliyim. Oysa gerçekler ters yüz edilse bile, tarihin "kara sayfaları" bir bir çevrildiğinde bunu yapanları yalanlar.


Mehmet Şevket EYGİ

"Sünniler" baskı görüyormuş!...

Vay be!...
Baskı gören "Sünniler" kimlermiş acaba?
Bugün bu ülkede, binlerce cami var, bu camilerde her gün beş vakit ezan okunmakta, insanlar özgürce oruç tutmakta, isteyen kişi Hac'ca gitmekte, binlercesi 'Kur'an kursu" görmekte, isteyen sokakta "çarşaf" bile takmakta, televizyonlarda "Ramazan Özel Program"ları düzenlenmekte iken bu görüşün içerdiği anlam ne olmaktadır?
Şimdi bunlar yapılmıyor denebilir mi?
Mehmet Şevket Eygi diyor ki; "Ezan yasak edilmiştir"

Akıl havsala alacak gibi değil. Eğer Türkçe Ezan'dan söz ediyorsa; burada "ezan" yasaklanmış mıdır? Yoksa bununla yapılmak istenen halkın "ezan"ı daha iyi ve kolay anlayabilmesi için "Türkçe" okunmasını sağlamak mıdır? Gerçek budur. Bunu Mehmet Şevket Eygi de iyi bilmektedir. "Ama Onun amacı üzüm yemek değil, bağcı dövmek!."
Mehmet Şevki Eygi, bilinçaltındakileri çıkarsın.
Yoksa onun söz ettiği "Sünniler" Atatürk'ün kurmuş olduğu Laik Cumhuriyet'e başkaldıran, İngiliz Emperyalizmine taraf çıkarak, Emperyalizmin güdümünde yeni kurulmuş olan Cumhuriyet'i yıkmak için; "31 Mart Vakası," "Şeyh Sait İsyanı" vs, gerici ayaklanmaya kalkan insanlar olmasın? Yine kendisinin de içinde bulunduğu "Nurculuk" hareketinden mi? Ve bugün bu hareketin sürdürücüsü olan Fethullah'çılıktan söz ediyor olmasın?!.....

Peki, daha yakın zamanda meydana gelen "Hizbullah" eylemi neydi? Yoksa bunu mu söylemeye çalışıyor?

Eğer bunlar söz konusu ise, Mehmet Şevki Eygi, kurgusunu yanlış kurmuş. Çünkü burada "Sünnilere" karşı bir duruş yoktur. Sadece Laik Cumhuriyet'i yıkmaya çalışanlara karşı, Cumhuriyet'in kurucu iradesinin kendisini koruma güdüsüyle bu isyanları ve karşı devrimci hareketleri durdurmak ve bunları etkisiz kılmaz gösterdiği refleks veya eylem söz konusudur. Bu davranışta "Sünniliğe" karşı asla olumsuz bir duruş söz konusu değildir? Kurulmuş bir yapıyı yıkmaya çalışanlara karşı Laik Cumhuriyet'in kendisini savunma refleksidir bu.
Kaldı ki "isyanları yapanlar Sünni" değil, "şeriat"çıdır.

Eğer Mehmet Şevket Eygi, öyle düşünüyor ve buna da gerçekten inanıyorsa, o zaman benim önerim; Mehmet Şevket Eygi'ye biraz tarih, biraz felsefe, biraz da sosyoloji okumasını salık vermektir.

Mehmet Şevket Eygi demiş ki, "Derin devlet ve Ergenekon gibi çeteler, Sünnîleri ezmek, baskı altında tutmak için Alevîleri kullanıyorlar."
Kocaman bir haydaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa...

Ben böyle bir şey görmedim. Okuyunca küçük dilimi yutacaktım.

Olur, ama bu kadarı da olmaz.

"Alevileri bugüne kadar kimse kullanamadı. Mehmet Şevket Eygi, tarihte ki örneklere bakarsa bunu hemen görür. Alevilerin tarihinde temiz bir sayfa vardır. Aleviler her zaman, haksızlığa, sömürüye, din simsarlarına, soyguna, inancı kendi çıkarları için kullananlara, hukuksuzluğa" vs karşı durmuşlardır.

Ya ben bu ülkede yaşamıyorum, algılamıyorum, görmüyorum, duymuyorum, ya da Mehmet Şevket Eygi, benim ya da bizim bilmediklerimizi biliyor.

Birincisi, Ergenekon'da tutuklu olanların kaç tanesi Alevidir?...
İkincisi, Ergenekon'da tutuklu olanların hepsi çete mi kurmuşlar?

Gerçekten çete kurup, eylem yapan ve Mehmet Şevket Eygi'nin dünya görüşüne yakın olan Veli Küçük vs. gibi insanların yanına, bugünkü iktidara muhalif olan aydınları, yazarları vs eklemek ve bu yolla "Sol"u da bu eylem içinde göstermeye çalışmak maddi gerçeklere uyuyor mu? Ergenekon gerçeğini de hep birlikte ne olduğunu göreceğiz. Sapla samanı birbirine karıştırıp, bilinçleri ters yüz etmenin yapay sürecini yaşamaktayız. Zaman en büyük ilaçtır. Bakalım görelim. Kimmiş bu Alevileri kullanmaya çalışan "Derin Devlet" güçleri, bilelim.

Ama Mehmet Şevket Eygi, şundan rahatsız; Aleviler "Laik Cumhuriyet"ten, Atatürk'ün devrim ve ilkelerinden, Sosyal Hukuk devletinden, çağdaş dünyanın değerlerinden" vs. asla ödün vermezler. Şimdi "Ergenekon" denilen dava da, sanık olarak gösterilen bir çok aydınlarımızın söz konusu bu değerlere (Atatürkçü, Laik, çağdaş) sahip olması Mehmet Şevket Eygi gibi yazarlara böyle "zırva" görüşleri dillendirmelerini sağlamaktadır.
Ne yani, sizler "şeriat isteyeceksiniz" bizler (Aleviler, Sünni aydınlar, Laik ve Demokrat Sünniler vs) evet mi diyeceğiz?

Aleviler 1000 yıldır bu topraklarda, her zaman Laik, devrimci, çağdaş, hümanist, paylaşımcı bir anlayışı savunarak gelmişlerdir. Bu konuda da büyük bedeller ödemişlerdir. Bugün de aynı değerleri savunmaktan geri kalmazlar. Sizin korkunuz bu? Bizim direniş geleneğimiz de bu değerler vardır. Asla, gerici, toplumu uyuşturucu, kul ve ümmet durumuna getirici, kadını toplum dışına itici vs. yaşam biçimine onay vermeyiz. İşte Mehmet Şevket Eygi için bütün sorun burada!...

Aleviler her zaman 'şeriat'a karşıdır. Bu böyle biline.

Bu ülkede Uğur Mumcu, Turan Dursun, Bahriye Üçok, Ahmet Taner Kışlalı, Çetin Emeç... vs. gibi aydınlarımız öldürüldü. Bunu Aleviler mi? Yoksa Laik Cumhuriyet'ten yana olan Sünniler mi yaptı? Kocaman hayır.

Bunu, göbekten Emperyalizme bağlı olanlara sormak gerekir. Ne Aleviler ve ne de Sol'cular bu ülkede Emperyalizm'e yandaş olmadılar. Her zaman Atatürkçü, ilerici, devrimci oldular. Laikliğe, hukuka inandılar ve sosyal bir devleti savundular. Bağımsız ve onurlu yaşamayı ilke edindiler.

Tertemiz bir geçmiş ve tertemiz bir sicil.

Mehmet Şevket Eygi, kendi "şeriatçı anlayışını", Laik Cumhuriyet'e karşı duruşunu ve Atatürk'e karşı olan görüşünü bir takım genel değerlendirmeler yaparak kendince Alevilere, solculara, ilericilere, devrimcilere ve Atatürkçülere çamur atmaya çalışıyor.

"Ama bu çamur tutmaz. Çünkü hayatın pratiği Mehmet Şevket Eygi'yi yalanlıyor. Bu böyle biline"

(1)Kasti amaçlı, kötü emelli
*******************************************************
08.08.2008

ALEVİLERİN HAKLI İSTEKLERİ

Süleyman ZAMAN

Ülkemiz her gün biraz daha karmaşaya doğru sürüklenmektedir. Ülkenin temel değerleriyle oynamaya çalışan bir iktidar, ülkenin hangi sorununu çözebilir. Kuruluş felsefesini içine sindirememiş bir anlayış, laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devletini kurumlarıyla yaşatabilir mi? Bu durum işin doğasına aykırıdır.
Alevilerin, Cem evlerinin kutsal yerler sayılmasına, din derslerinin zorunlu olmaktan çıkarılmasına ilişkin haklı talepleri ve diğer demokratik istekleri bu yönetim tarafından karşılanabilir mi? Kocaman bir hayır?
Bu yönetimi demokratik gören bazı insanların en büyük yanılgıları sanırım, bunların gerçek yüzlerinin görülmemiş olmalarından kaynaklanıyor.

Kendilerini biçimsel anlamda demokrat gösterip, kendi istedikleri hedefe (ki bu dinsel etkinin daha da fazla duyumsandığı bir anlayıştır.) ulaşmak için uyguladıkları taktik ve strateji gereğidir.

Daha yakın zamana kadar, Aleviler için ağza alınmayacak en büyük söylemleri AKP'Lİ yöneticiler tarafından yapılmadı mı?

Sivas sanıkarı bu partide siyaset yapmadı mı?
Cem evi için bunlar "Cümbüş EvÎ" demediler mi?
Aleviliği, Şiileştirmek için kimi Alevileri de yanlarına alarak "Alevi Açılımı" diyerek göz boyamacılığı yaparak Alevilere saldırılarını sürdürmediler mi?

Ankara, Keçiören'de bir Alevi yurttaşımızı çivili sopalarla dövmediler mi?

Alevi öğrenciler "bunlar dinsiz, terörist" diyerek onların taşınmasının doğru olmayacağını söylemediler mi?

Bugün okullarda okutulan "Din Kültürü ve Ahlak" isimli kitaplara bakın, bu kitap tamamen Sünni inancını anlatmaktadır. Bunun neresi "Din Kültürü?

Din, insanların iç dünyasını ilgilendiren 'özel'bir alandır. Bu özel alana müdahale ederek 'senin inandığın yanlış'deme hakkı kim nasıl söyleyebilir?.

İnanç, kişinin kendi iç dünyasını rahatlatması ve huzura sokmasıdır. Kim neye inanıyor ve inandığından huzur buluyorsa, ona kim hangi hakla karışabilir?

Alevilerin kendilerine özgü inanç uygulamaları ve kutsal alanları bulunmaktadır. Bunlara başka inançta olan birlerinin karışma hakkı var mıdır?

Alevi çocuklarını, Sünni inançla eğitilmesini istemiyoruz. Bunun içinde din derslerinin seçmeli ve isteğe bağlı olmasını istiyoruz.

1980 darbesinin getirdiği bu antidemokratik uygulamanın kaldırılmasını istiyoruz.

Ama bu isteğin, bu yönetim tarafından uygulamaya konmayacağını ya da konamayacağını açıklıkla söyleyebilirim? Çünkü bu davranış onlar gerçek misyonlarıyla ters orantılıdır

Bizim bu haklı isteğimizi ancak, laikliğe inanmış, gerçekten demokrat ve sosyal hukuk devletini içine sindirmiş bir yönetim erki gerçekleştirebilir?

Böyle bir iktidarı bu halk ne zaman yaratabilir?
Biat kültürünün egemen olduğu bir toplumsal yapıda da bu olgu çok uzun bir süre alacağa benziyor.
Esas sorun ve en büyük çıkmaz bu!
*********************************************************

HÜSEYİN EKİCİ'YE SESLENİŞ

Doğan(Duman) ÖZDEMİR

İğdeli köyüne Pir Sultan oldun
Genç yaşta darağacına çıktın Hüseyin
Orada gördüm erenlere zulümü
Sende haksızlıktan bıktın Hüseyin

Birlik Partisi'nde birlikten yana
Çok uğraş verdin dirlikten yana
Kitaplar yazdın sözler söyledin
Bu savaştan yorgun çıktın Hüseyin

Radyoyu kurdun millet konuştu
Nice hasret çeken orda buluştu
Kimilerin etekleri tutuştu
Cahil insanlardan bıktın Hüseyin

Herkese koşardın derdaş olurdun
Ali'nin yolunda yoldaş olurdun
Kendini bilene gardaş olurdun
Gerçekten yürekli çıktın Hüseyin

Doğan'ım böyle canlar var olsun
Varsın yollar fırtınayla kar olsun
Ben isterim daim pirler pir olsun
Çağladın sel gibi aktın Hüseyin

Not:
BEN bu şiirimi İğdeli köyünü istanbul'da yaşatmaya çalışan aynı zamanda da Alevi-Bektaşi inanç ve ananelerini uygulayarak çevresindeki insanlara Aleviliğin bir dünya görüşünü beraberindeki yazarlarla, ozanlarla kendi kitaplarıyla aydınlatan, yol gösterip ışık tutmaya çaalışan, değerli Gazeteci -Yazar toplumla paylaşımcı kişi Sayın HÜSEYİN EKİCİ Abime bir sesleniş olaraktan yazdım. Toplum kendiyle barışık, kendi önderlerini ve de aydınlarının yanında olup onlara destek çıkmalı ki, geriden gelen değerlerin yolu açılmalı
diye düşünüyorum.

Bu vesileyle herkese sevgi saygılarımı sunuyorum .Yazmış olduğum gerek memleket, gerek siyaset, gerekse taşlama türü şiirlerimi sizlerle paylaşmaktan da onur duyuyorum.
********************************
NAZİK ŞİİRİNİZ İÇİN TEŞEKKÜRLER
********************************
Sevgili Doğan (Duman) kardeşime övgü dolu sözlerinden dolayı teşekkürlerimizi arz ederiz. Gönlünüz güzelliklerle dolsun,aşkınız ve üretkenliğiniz daim olsun. Başarı ve mutluluklar dilerim.

Hüseyin EKİCİ
*****************************************************
YAŞARSIN UMMANDA DAVUT SULARİ

İsmail AYDOĞMUŞ

Beyaz atlı Anadolu ereni
İnsanların hası, kıymet bileni
Dürüstlüğünle tanıdı halk seni
Yaşarsın ummanda Davut Sulari

Durdun ariflerin ceminde dara
Geçtin dört kapıdan eriştin sırra
Türkülerin kaldı bize hatıra
Yaşarsın ummanda Davut Sulari

İlimle vardın mananın peşine
Sevgi sundun dostlarına, eşine
Turnalardan ses mi kattın sesine
Yaşarsın ummanda Davut Sulari

Yağmur oldun damla damla ağladın
Irmak oldun dertli dertli çağladın
Derya oldun dostu dosta bağladın
Yaşarsın ummanda Davut Sulari

Aşıklar içinde ayrıydı yerin
Çoktu sevenlerin hürmet edenin
Rehber oldu insanlığa sözlerin
Yaşarsın ummanda Davut Sulari

Erzincanı Çayırlını çok sevdin
Düzgün Babaya "Yetiş Pirim" dedin
Hak aşkına deyişlerin söyledin
Yaşarsın ummanda Davut Sulari

İsmailim aşıklar baş tacımız
Dosttan ayrı düştük bitmez acımız
Onlar gönlümüzde ki mihmanımız
Yaşarsın ummanda Davut Sulari

29 Mayıs 2008
Perşembe
Yenibosna/İstanbul
08 : 30


*****************************************************
ŞİİR VE MAHZUNİ ŞERİF


Süleyman ZAMAN

İnsanın bir madde dünyası var; ki bu dünya asla doğadan ayrı bir dünya değildir. Doğa’nın tüm evrensel yasaları insan içinde geçerlidir. İnsan bu yasaları buluyor ve ondan yararlanarak kendisinin yararına daha fazla kullanmanın yolunu arıyor. Ama asla doğanın yasasının dışına çıkamıyor. Eğer çıkarsa zaten doğa dışı olur ki; buna doğa izin vermez.

İnsanın bir de tinsel dünyası var. Buna düşünce dünyası, imge dünyası diyebiliriz. Düşüncelerimiz, imgelerimiz, dış dünyadan bize yansıyanların genel bir toplamıdır. Maddesel dünyanın beynimizde bıraktığı izdüşümler ve genellemelerle imgeler oluşur. İmge beynimizin ürettiği bir tasarımdır. Bir maddenin, bir olgunun somut durumunun beynimizde ete kemiğe bürünmesi onun yeniden canlandırılmasıdır.

Nasıl ki, özdek sonsuz değişime uğruyorsa, genel evrenden minil evrene, minil evrende de genel evrene değişim sonsuzca var oluyorsa; insanın düşünce evreninde de sürekli değişim ve dönüşüm olmaktadır. İmgelerimiz, düşüncelerimiz, varolan toplumsal ve çevresel olay ve olgulardan belirleniyor ve oluşuyor. Olay ve olgular değişme uğradıkça, insanın düşünce evreni de yeni koşullara uygun olarak değişme uğruyor. Her değişim ve dönüşümün temel motoru madde evrenidir.

İşte şiir, düşünce evreninin gelişiminin en üst noktasında ki oluşumun bir ürünü olarak kendi var kılmıştır. Çünkü şiir düşüncelerin, imgelerin doyması ve belirli bir yoğunluğa erişmesi sonucunda doğan bir coşkunluk durumudur. Damlalar halinde çoğalan bir ırmağın, bir çağlayan gibi akmasına benzer şiir.

Şiirin tam bir tanımı yapılamamıştır. Ama şiir için; duygu yoğunluğu yaşayan insanların, duygularını özlü ve güzel sözlerle dışa yansıtmak için başvurduğu söz ve yazım sanatıdır denebilir.

Şiirin hayat ile buluşması ona toplumu dönüştürmek adına büyük işlevler yükler. Çünkü yaşamda önemli olan insanı ve dolayısıyla toplumu ileriye taşıyacak bir toplumsal anlayışı oluşturabilmektir. Dünyada, yaşamı güzelleştirmek, barışı, paylaşımı, sevgiyi yerleştirmek en önemli çaba olmalıdır.

Oysa insanlık özel mülkiyet varolduğundan bu yana hep olumsuzluklar, kavgalar, savaşlar, acılar…vs. yaşadı. Ve halen de yaşıyor. Bunun nedeni var olan veya üretilen katma değerin insanlığa adilce pay edilmemsi ve eşitsiz bir toplumsal yapının var olmasıdır. Böylesi bir yapı da ister istemez büyük karmaşalar var etmekte ve toplumsal mücadeleleri doğurmaktadır. Var olan toplumsal yapıda, ezen ve ezilen, sömüren ve sömürülen, zalim ve mazlum, üreten ve tüketen karşıtlığında saflar da oluşmaktadır. Böylesi bir toplumsal mücadelede kim nerede ve nasıl bir duruş göstermektedir. Önemli olan budur.

İşte burada aydının duruşu önem kazanmaktadır. Var olan toplumsal mücadelede “aydın” hangi safta yerini almaktadır. Bu duruş aydının yaşama bakışı ve hayatı yorumlayışını da belirler.

İşte, bir yazarın, bir ozanın veya bir şairin bilincinden dışarıya yansıyan dizeler ve kalemine dökülen sözcükler o şairin safının ve duruşunun da göstergesidir.

Mahzuni’nin dizelerine bakıldığında onda hayatın kendisini görmekteyiz. Mahzuni, bilincini, bilgisini, duruşunu tüm insanlık için kullanan; üreten, ezilen, sömürülen, haksızlığa uğrayan, çaresiz ve gereksimi bulunan insanların safında yer alan güzel ve yiğit bir yürektir. Mahzuni kalemini halkı için, tüm insanlığın mutluluğu için kullanmıştır.

Onun şiirlerini okuduğunuzda kendinizi bulacaksınız. Şiirinde ki bütünlük, dizelerinde ki uyağın ahengi okuyucularda sonsuz tat bırakmaktadır.

MAHZUNİ DOSTA SELAM

Pir Sultan gibi devleşen
Can gönüllere yerleşen
Tinde olgunlaşıp pişen
Mahzuni dostuma selam

Etkiler derinden sazı
Bülbüle benzer avazı
Sinemde yaşattı yazı
Mahzuni dostuma selam

Yaptın onca eserleri
Ürküttürdün pek beyleri
Sundun halka gerçekleri
Mahzuni dostuma selam

Unutulmaz anılırsın
Can ile cana varırsın
Halk bilincinde kalırsın
Ölümsüz ozana selam

Seni yaşatır ZAMANIM
Canına can oldu canım
Uzak değil, ozan yanım
Ozanca duyguyla selam

27.11.2007

*****************************************************
ANADOLU SEVGİ BİRLİĞİMİZDE


İsmail AYDOĞMUŞ

İstanbul'umuzun orta yerinde
Sevgiyi taşıyıp yüreklerinde
Toplandılar Çamlıca tepesinde
Anadolu Sevgi Birliğimizde

Toplanan kardeşlerdi, bacılardı
Kalplerinde sevgi ve dostluk vardı
Paylaşılan ölümsüz duygulardı
Anadolu Sevgi Birliğimizde

Yoktu mevki makam hırs ve şatafat
Önemsizdi variyet, servet, hilat
İnsanı ezen çıkarcıya inat
Anadolu Sevgi Birliğimizde Yoktu

Artık yoktu din ve mezhep ayrımı
Olmamalıydı ırkların kayrımı
Değillerdi kimsenin de adamı
Anadolu Sevgi Birliğimizde

Sayı azdı ama mesaj büyüktü
Parolaları hoş görüşlülüktü
Herkes özgürce içlerini döktü
Anadolu Sevgi Birliğimizde

Vatanın bütünlüğüne inan
Atamızın yolundan ayrılmayan
Al bayrağımızla gurur duyan
Anadolu Sevgi Birliğimizde

Kökleri on bin yıllara uzanan
Gönül insanlarını örnek alan
Toplandı insan gibi insan olan
Anadolu Sevgi Birliğimizde

Yana olup gerçeklerden doğrudan
Feyiz alıp Hacı Bektaş,Yunus'tan
Ayrılma dediler ilmin yolundan
Anadolu Sevgi Birliğimizde

Sahip çıkalım ana dilimize
Bizi biz eden güzel Türkçe'mize
Diyorlardı gerek var güzel söze
Anadolu Sevgi Birliğimizde

Açtılar güler yüzle kapısını
Yedik lokmalarını tatlısını
Orda gördüm dostların en hasını
Anadolu Sevgi Birliğimizde

Hatipler dünyayı sorguladılar
Şairler şiirleri okudular
İlmek ilmek sevgiyi dokudular
Anadolu Sevgi Birliğimizde

Birliğe emek verenler ordaydı
Başında Hüseyin Ekici vardı
Hepsi de olgun arif insanlardı
Anadolu Sevgi Birliğimizde

Seçilirken divana başkanımız
Adaydı Mehmet Yeşildağ hocamız
Kabul eyleyip yaptık baş tacımız
Anadolu Sevgi Birliğimizde

Dostum diyerek aldık selamları
Misafir ettik güzel insanları
Bastık bağrımıza bütün canları
Anadolu Sevgi Birliğimizde

Adıyamanlı hem de Üsküdar' dan
Konuğumuzdu Abdurrahman Turan
Dostluğumuzla olduk gurur duyan
Anadolu Sevgi Birliğimizde

Tokat Almus Göleli şairimiz
Ahmet Akar'dandı şiirlerimiz
Bal ile şerbetti sohbetlerimiz
Anadolu Sevgi Birliğimizde

Bağımsız olmalıdır vatanımız
Beslenip doymalıdır her canımız
Sevgiye açık her zaman kapımız
Anadolu Sevgi Birliğimizde

Türkiye'nin haritasıydı sanki
Gördüğüme çok sevindim inan ki
Bu tablo böyle kalmalıdır baki
Anadolu Sevgi Birliğimizde

Ülke olarak birlik olmalıyız
Gerekir dedi önce okumamız
Kayserili Osman Özkan canımız
Anadolu Sevgi Birliğimizde

Malatyalı aydın öğretmenimiz
Değer bilir Rıdvan Akdeniz' imiz
Önemli dedi bilimle gitmemiz
Anadolu Sevgi Birliğimizde

Dinlemelisin kadınlarımızı
Ordumuzdan Fatsalı canımızı
Halise Küçükoğlu bacımızı
Anadolu Sevgi Birliğimizde

Hüseyin Doğan sevgileri sundu
İbrahim Doğan ikramda bulundu
Murat toplantının gençlik ruhuydu
Anadolu Sevgi Birliğimizde

Çorumlu Bayramla, Şemsettin Yılmaz
Böyle dostluklar her yerde bulunmaz
Saygı olmadan dostluk paylaşılmaz
Anadolu Sevgi Birliğimizde

Kazım Özer' in yurdudur İmranlı
Özverili, samimi, sıcak kanlı
Tanımalısın Eğinli Kemalı
Anadolu Sevgi Birliğimizde

Hüseyin Ada da şiirler yazar
Çıkartınca cebinden azar azar
Okudum çok da güzel sözleri var
Anadolu Sevgi Birliğimizde

Coşkun Yıldırım insanın güzeli
İnsana değer vermektir emeli
Yiğit adam Gölovalı Binali
Anadolu Sevgi Birliğimizde

Daha da sayamadım tamamını
Gördüğüm dostlarımın kalanını
Çayları, lokmamızı yapanını
Anadolu Sevgi Birliğimizde

Eksiğim varsa çok özür dilerim
Bunlardır gördüklerim bildiklerim
Gelin bir de sizler de görün derim
Anadolu Sevgi Birliğimizde

Tanıdım gönlü güzel kişileri
İsmail de paylaştı sevgileri
Hepsi birer fedakar gönül eri
Anadolu Sevgi Birliğimizde

25 Kasım 2007 Pazar

*****************************************************
DİLE GELİR TÜRKÜLER

İsmail AYDOĞMUŞ

Dökülür ozan sazından seslenir
Tellerinde dile gelir türküler
Kilim gibi nakış nakış işlenir
Ellerinde dile gelir türküler

Turna olur uçar uzak ellere
Söz olur yayılır dilden dillere
Su olur da serpilir gönüllere
Yürek olur, kana gelir türküler

Aşığın gönlünde ki yarasıdır
Alevlenip de yanan çırasıdır
Yüreklere tutulan aynasıdır
Ateş olur, cana gelir türküler

Yüce dağ başında ki pınarlardır
Çağıldayıp da akan ırmaklardır
Esen yeldir, rüzgardır, yağan kardır
Boran olur, sele gelir türküler

Bin bir çeşit ezgiden, güzel sesten
Çıkıp on bin yılların ötesinden
Kuşaktan kuşağa akıp giden
Kültür olur, öze gelir türküler

İsmailim ağıtlarla ağlarım
Hoyratlarla, baraklarla yaşarım
Çifte teli, horonlarla coşarım
Deyiş olur, ceme gelir türküler

5 Aralik 2007
Çarsamba
20: 40
Yenibosna/İSTANBUL


**********************************************************
ŞİİLİK VE ALEVİLİK

Ozan KILIÇ

Şiilik ile Alevilik özde aynıdır.Fakat aralarından temel ayrımlar vardır ki bu ayrımlar ikisni birbirinden tamamen ayırmaktadır.

-Şiilikde ibadet camide yapılır.
-Alevilikde ibadet cem evinde yapılır.
-Şiilikde imam vardır.
-Alevilikde dede vardır.
-Şiilikde ezen ibadette çağırır.
-Alevilikde ibadete çağrı yoktur.
-Şiilikde ibadet haremlik selamlıkdır.
-Alevilikde ibadet kadın erkek karma şekildedir.
-Şiilikde ibadette kıbleye dönülür
-Alevilikde yüzyüze ibadet yani halka namazı vardır.
-Şiilikde şeriat kapısı vardır.
-Alevilikde 4 kapı 40 makam inancı vardır.
-Şiilikde meshep merkesi necefdir.
-Alevilikde tarikat merkezi Hacı Bektaş i Veli dir.
-Şiilikde ibadette müzik günahdır.
-Alevilikde müziksik ibadet olmaz.
-Şiilikde ramazan orucu vardır.
-Alevilikde muharrem orucu vardır.
-Şiiler şeriatdan yanadırlar.
-Aleviler laik cumhuriyetden yanadılar.
-Şiilerde ibadet fasça veya arapcadır
-Alevilerde ibadet tükçedir

SAYGILAR
****************************************************
NAZIM HİKMET

Süleyman ZAMAN

Ben, bir insan,
ben, Türk şairi komünist Nâzım Hikmet ben,
tepeden tırnağa iman,
tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibaret ben...


Şair Nazım Hikmet, 1902 yılında Selanik'te doğdu.
Çağdaş Türk şiirinin büyük ustası Nazım Hikmet (Ran), babası Hikmet Nazım tarafından Mehmet Nazım Paşa'nın, annesi Celile Hanım tarafından Leh asıllı Mustafa Celalettin Paşa'nın torunuydu.

Göztepe Taş mektep’teki ilk öğreniminden sonra Galatasaray ve Nişantaşı sultanilerinde okudu. Balkan Savaşı yenilgisinden duyulan üzüntüyü dile getirdiği 'Feryad-ı Vatan' ve 'Şehit Dayıma' gibi ilk şiirlerini çocuk denebilecek yaşlarda yazdı.

14 aralık 1914 tarihli 'Bir Bahriyelinin Ağzından' başlıklı şiirini aile dostlarından Bahriye Nazırı Cemal Paşa'ya okuyunca, çok duygulanan paşanın isteğiyle Nişantaşı Sultanisi'nden ayrılıp Bahriye Mektebi'ne kaydoldu.

Buradaki öğretmenlerinden Yahya Kemal'in ilgi ve desteğini gördü. Bahriye Mektebi'ni bitirdikten sonra Hamidiye Kruvazörü'ne stajyer güverte subayı olarak atandı. 1919 kışında zatülcenbe yakalandı, iyileşemeyince 17 mayıs 1920'de çürüğe çıkarıldı.

İstanbul'un işgali üzerine 'Kırk Haramilerin Esiri', 'Yaralı Hayalet', 'Çanakkale Masalı', 'Sarı Zeybek' gibi ulusalcı şiirler yazdı. 'Alemdar' gazetesinin açtığı yarışmada 'Bir Dakika' adlı şiiriyle birinci oldu.

1921 baharında Milli Mücadele'ye katılmak amacıyla Vala Nurettin (Va-Nu), Yusuf Ziya (Ortaç) ve Faruk Nafiz (Çamlıbel) ile İnebolu'ya geçti. Ankara'dan 'harcırah ve müsaade' beklerken tanıştığı komünist eğilimli Spartakistlerden Sovyet Devrimi'ni öğrendi.

Beklenen izin gelince Va-Nu'yla birlikte İnebolu'dan Ankara'ya yürüyerek gitti. Kendilerinden istenen ilk görev İstanbul gençliğini Milli Mücadele'ye çağıran bir şiir yazmalarıydı. Üç günde yazdıkları şiir çok beğenildi ve 10 bin adet bastırılıp dağıtıldı.

Bu arada Mustafa Kemal'e takdim edildiler. Cepheye gitmek için başvurdukları Matbuat Müdürü Muhittin Bey (Birgen) Milli Eğitim'de görev almalarını istedi, öğretmen olarak Bolu'ya atandılar. Gizli polis ve tutucu çevrelerin baskıları nedeniyle burada fazla kalamadılar.

Öğrenimlerini ilerletmek ve kendilerini koruyan Bolu Ağır Ceza Mahkemesi Reis Vekili Hilmi Ziya Bey'in Sovyet Devrimi hakkında anlattıklarını yerinde görmek amacıyla Trabzon üzerinden Batum'a gittiler (30 eylül 1921).

1922 temmuzunda Moskova'ya geçtiler ve Doğu Ülkeleri Emekçileri Komünist Üniversitesi'ne (KUTV) kaydoldular. Rus şiirini yakından izleyen, Mayakovski'yle tanışan, konstrüktivist (sanatta geometrik biçimlerin ağırlıklı olarak uygulayan bir akım. S.Z.) çevrelere giren Nazım'ın gönderdiği bazı şiirler 'Aydınlık' ve 'Yeni Hayat'ta yayımlandı.

Aynı dönemde KUTV'da okuyan Nüzhet Hanım'la evlendi. Üniversite bitince 1924 ekiminde sınırı gizlice geçerek Türkiye'ye döndü, 'Aydınlık' dergisinde çalışmaya başladı. Eşinden ayrıldı.

1925'te basımevi kurmak için gittiği İzmir'de 'Aydınlık' yazarlarının tutuklandığını, kendisi hakkında da 15 yıl gıyabi mahkumiyet kararı verildiğini öğrendi ve yine gizlice Moskova'ya gitti.

1928'de Baku’de ilk şiir kitabı 'Güneşi İçenlerin Türküsü'nü yayımladı. Aynı yıl, af yasasından yararlanmak amacıyla Türkiye'ye gizlice girerken yakalandı. Rize mahkemesince üç gün hapis cezasına çarptırıldığı halde Ankara'ya gönderildi.

Ankara'daki yargılamada eski mahkumiyeti kaldırıldı, ama gıyabında verilen üç aylık mahkumiyeti çekmesine karar verildi. Bu süreyi zaten tutuklu olarak geçirdiği için serbest bırakıldı. Sertel'lerin (Zekeriya ve Sabiha Sertel) çıkardığı 'Resimli Ay'da düzeltmen olarak çalışmaya başladı.

1929'da '835 Satır'ı yayımladı. 'Resimli Ay'da 'Putları Yıkıyoruz' başlıklı ünlü kampanyayı başlatarak dönemin yazarlarını eleştirdi. Aynı yıl çıkan 'Jokond ile Si-YaU'yu, 1930'da 'Varan 3' ve '1+1=1', 1932'de 'Benerci Kendini Niçin Öldürdü?' ve 'Gece Gelen Telgraf' izledi.

İstanbul'da dağıtılan bildiriler yüzünden 1933'te tutuklanarak Bursa'ya gönderildi. Dört yıllık mahkumiyeti 1934 affı nedeniyle bir yıla düştü. 1.5 yıldır tutuklu olduğu için özgür kaldı. İstanbul'a dönerek Akşam'da Orhan Selim takma adıyla fıkra yazarlığına başladı.

1935'te Piraye Altınoğlu ile evlendi. 1936'da 'Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı'nı yayımladı. 1938'de ordu içinde komünizm propagandası yapmak ve askeri isyana teşvik etmekle suçlanıp iki ayrı davadan 28 yıl 4 ay hapse mahkum edildi.

İstanbul, Çankırı, Bursa cezaevlerinde 12 yıl 7 ay yattı. Büyük yapıtı 'Memleketimden İnsan Manzaraları'nı hapisteyken yazdı. 1946'da TBMM'ye başvurarak 'adli hata'ya kurban gittiğini belirtti ve affını istedi, ama sonuç alamadı.

Şairin yok yere mahkum edildiğini söyleyen Ahmet Emin Yalman'ın 1949'da Vatan'da başlattığı af girişimi, 1950'de Nazım'ın açlık grevine başlamasıyla geniş çaplı bir kampanyaya dönüştü ve Demokrat Parti'nin çıkardığı af yasasının kapsamına alınması sağlandı.

15 temmuz 1950'de özgürlüğüne kavuştu ve geçimini senaryo yazarlığıyla sağlamaya başladı. 1951'de Piraye Hanım'dan ayrılıp Münevver Andaç'la evlendi. 'Sağlam' raporu verilerek askere sevk edileceğini öğrenince Romanya üzerinden Moskova'ya kaçtı.

Sürgün yıllarında dünyanın birçok ülkesini dolaştı, konferanslar verdi, ama aklı hep Türkiye'deydi. 25 temmuz 1951'de yurttaşlıktan çıkarıldı. Bu karara, "beni Türklükten, halkımın evladı olmaktan hiçbir kuvvet çıkaramaz" diyerek tepki gösterdi.

1952'de Çin gezisi sırasında geçirdiği enfarktüs krizinden sonra uzun süre doktor kontrolünde yaşadı. 3 haziran 1963'te bir kalp krizi daha geçirerek 'güzelim dünya elveda/ve merhaba/kainat' dedi.

Nazım Hikmet, ilk şiirlerinde hece veznini kullanmasına rağmen bireyci anlayıştan uzak durmuş, Tevfik Fikret, Mehmet Emin, Mehmet Akif gibi toplumsal içerikli şiir anlayışını seçmişti.

Sovyetler Birliği'nde tanıştığı devrimci ve yenilikçi sanat hareketleri, şiirinin biçim ve biçem açısından hızla değişmesini sağladı. Bir orkestra gibi kullandığı serbest nazımla özü biçimin bağlarından kurtardı.

1936'ya kadar yayımladığı şiir kitaplarıyla geleneksel şiirin değerlerini kökünden sarstı. Yeni bir şair kuşağının yetişmesine yol açtı. 'Şeyh Bedreddin Destanı'nda modern şiirin olanakları ile geleneksel biçimleri buluşturarak 'ulusal bireşim' sağlamayı başardı.

Düzyazı, senaryo, şiir tekniklerini harmanlayarak benzersiz bir yapı kurduğu 'Memleketimden İnsan Manzaraları'nda İkinci Meşrutiyet'ten İkinci Dünya Savaşı sonrasına uzana geniş bir zaman diliminde, dönüşen Türkiye’nin toplumsal, siyasal ve kültürel sorunlarının yanı sıra dünyanın faşizm ve savaş olgusunda odaklanan sorunlarını da destanlaştırdı.

Yüzyılımızın en büyük şairlerinden biri sayılan Nazım Hikmet'in 1930'ların sonlarından bu yana yasak olan şiirleri ana dilinde ancak ölümünden iki yıl sonra yayımlanabilmiştir. (http://nazim_hikmet_ran.sitemynet.com/15ocak.html)

Şair Nazım Hikmet Ran; bir dünya şairi olarak, tüm insanlığın kurtuluşunu savunan bir dünya görüşüne sahipti. Şaire göre dünya insanlığı ancak toplumcu (sosyalist) bir üretim biçimi kurtarabilirdi. Özel mülkiyetçi toplum modelleri insanların sömürülmesine dayanır. Ozana göre sömürü devam ettiği sürece de, dünyada barış, güven, varsıllık ve eşitlik gerçekleştirilemez. Toplumda ki tüm olumsuzluklar insanın insanı ve doğayı alabildiğince sömürmesine dayanmaktadır.

Günümüzün Kapitalist toplum modeli, insanlığa savaştan, açlıktan, yoksulluktan, işsizlikten, haksızlıktan, eşitsizlikten, sağlıksızlıktan başka bir şey üretmemektedir. Geçmişteki tüm özel mülkiyete dayalı sistemler de (Köleci, Feodal..) insanlığa yukarıda saydığım olumsuzlukları insanlığa yaşatmışlardır.

Nazım Hikmet, aydınlıkçı ve eşitlikçi duruşu, emperyalist ve kapitalist sömürüye karşı koyuşu ve tüm dünyaya eşitlikçi bir toplumun varlaşması yönünde verdiği savaşım sonucunda, sistem sahiplerini korkutmuş ve yüzden yaşamı boyunca hep acı çektirilmiştir. Çok sevdiği Anadolu topraklarına doyamadan yaban ellerinde ölmüştür. Onun ölmeden önceki en büyük özlemi kendi doğduğu topraklarda ölmek istemesidir. Bu kadar özlemi kendisine çok gören anlayışlar halen ozanın bu özlemini gerçekleştirmiş değillerdir. 43 yıldır halen ozanın bu özlemini gerçekleştiremeyenler, dünyaca tanınan bu ulu ozanın varlığını tanımak istemeyenler, Nazım’ın ölüsünden korkanlar, şunu bilsinler ki; o ulu ozan dünya varoldukça yaşayacak bir kimlik olarak kalacaktır. Ama bu kararı almak istemeyenler ozanın mezarını bu topraklara getirmek istemeyenler yarınlarda unutulup gideceklerdir.

107. doğum yılında ozanımızı saygıyla ve sevgiyle anıyoruz. Onun saçtığı ışık bizleri aydınlatmaktadır. Üzerinde yıldızlar eksik olmasın.O canlı bir şekilde canların canında yaşamaktadır.

*********************************************************
ALEVİLER...

Bekir COŞKUN(*)

ALEVİLER; 25 milyondur...

Aleviler; bu ülkenin yüz akıdır...

Aleviler; aydındır...

Aleviler; iyi vatandaştır.

Aleviler; okuyan, bakan, gören, dinleyen, bilen, anlayan, düşünen insanlardır.

Aleviler; her zaman uygarlıktan yanadır.

Aleviler; inançlarında samimi oldukları için kimliklerini asırlardır acı çeke çeke koruyabildiler.

Aleviler; tarihin bir kanlı hesabını sorarken, sadece kendi dizlerine vurdular.

Aleviler; "incinsen de incitme" derler.

Aleviler; yiğit insanlardır.

Aleviler; çalışkandır.

Aleviler; doğaya saygılıdır.

Aleviler; Allah'ın yarattığı tüm canlıları sevdiler.

Aleviler; kadını ikinci sınıf vatandaş sayarak, bir mal gibi görerek, ona şüpheyle bakarak, insan yerine koymayarak, kapalı kapıların arkasına hapsetmezler.

Aleviler; kadına güvenirler.

Aleviler; yobaz değildir.

Aleviler; saz çalarlar.

Aleviler; dans ederler.

Aleviler; ozanları-şairleri yakmazlar, edebiyatçıları kovmazlar, aydınları vurmazlar.

Aleviler;
"el, dil, bel sağlamlığı" isterler.

Aleviler; çağdaş dünyanın reddettiği, akıl dışı hurafelere, batıl inançlara kanmazlar.

Aleviler; Mustafa Kemal Atatürk'ü severler.

Aleviler; ulusumuza çağdaşlık kapılarını aralayan devrim yasalarına yürekten bağlıdırlar.

Aleviler; laik cumhuriyete sahip çıkarlar.

Aleviler; dönek değildir.

Aleviler; kendi çıkarları için, hangi iktidar gelse ona yanaşıp yalakalık yapmazlar.

Aleviler; hiçbir zaman küçük hesaplar yüzünden Türkiye'nin aydınlık yoluna ihanet etmediler, etmezler.

Aleviler; vefalıdır.

Aleviler; dürüsttür.

Aleviler; yiğittir...

(*) Hürriyet Gazetesi yazarı.Bu yazı 15 Ocak 2008 tarihli Hürriyet Gazetesinden alinmistir.


*********************************************************
ALEVİ TÜRK KADINI

Müjgan ÇALIŞKAN

Türk destanlarında ve Türk felsefesinde öyle yüce bir yere kurulmuştur ki kadını öylesine yüce bir varlık haline getiren töreye ve kültüre hayran olmamanın imkânı yoktur. Kadın, erkeğin biricik yoldaşı ve çocuklarının anası olmak gibi önemli bir vazifeyle görevlendirilmiştir. En önemlisi Türk Milleti'nin tek bereket kaynağıdır. Kendisine verilen bir takım haklardan dolayı hanların, hakanların, cengâverlerin önünde saygıyla eğildikleri bir şeref abidesidir.

Arap kaynakların ortaya koyduğu bir tarihi gerçek şudur ki İslami yeti kabul edene kadar Türk’lerde KADIN eşit hak ve özgürlüklere sahip bir değerdi. Ve şu muhakkak ki biz Türkler, Şeriat bataklığına saplandıktan bu yana özellikle iki güzel niteliğimizi yitirmişizdir ki bunlardan biri ‘akılcılık’ ve diğeri de ‘kadına saygıdır’ İlhan Arsel ‘in Şeriat ve Kadın kitabında çok açık detaylı bir şekilde anlatmıştır.

İslamiyet’ten önce Türk Kadının durumu ile İslamiyet de kadına verilen değer ve önemi yan yana koyduğumuz zaman aradaki fark gözle görülecek durumdadır.

İslamiyet’in Araplarda doğmuş olması ve Araplardaki İslamiyet öncesi kadının değeri ile Türk toplumundaki kadının değeri arasındaki fark maalesef Arap kadınlarına İslamiyetin getirdiği ayrıcalıklar bile Türk toplumundaki üstünlüğü sağlayamamıştır

Osmanlılarda kırsal kesimde yaşayan Toplumda kadının ekonomik faaliyetinin bir yönü de; tarımın başlıca geçim kaynağı olmasından dolayı, ekim, dikim, hasat, satış konularında kadınlar erkeklerle aynı, kimi zaman daha önde olmuşlardır. Kırsal kesim kadını bu açıdan anaerkil yapıyı sürdürmektedir.

Saraylarda hareme ve çarşafa sokulan kadın kırsal kesimde şeriatı içselleştirmeden İslam Dinini kabul edip yaşamışlardır. Bunu aslında sağlayan Anadolu’daki alevi kültürüdür.

Bugün ise kadının başındaki örtüsünü kullanan siyasetçiler Dini kullanarak tek lider olarak ülkemizi bir çıkmaza sürüklemektedirler.

Ülkemizi ilelebet payidar kalması için Bu dincilerin elinde oyuncak olan kadınları kendilerine getirme görevi alevi kadınlarınındır…

Bu gün ülkemizde Dinciler ve emperyalistler herkesi ele geçirebilir ama asla ve asla Atatürk’ün devrimleri ne alışmış ALEVİ TÜRK KADININI ele geçiremeyecektir.

*********************************************************
İNSAN KENDİ DİNİNDEN KORKAR MI?

Bekir COŞKUN(*)

KİMİ okurlar, kimi eş-dost "Korkuyoruz" diyorlar.

Neden?..

Korkunun sebebi ne?

*

İşte böyle yaptılar.

İnsanları kendi dinlerinden korkar hale getirdiler.

Din gibi insanları birleştiren, sevgiyi-barışı öğütleyen, yardımlaşmayı- dayanışmayı emreden bir yüce duyguyu "korkuya" dönüştürdüler.

Hiçbir düşman güç bunu yapamazdı.

Hiçbir fesatlık bu kadar başarılı olamazdı.

Hiçbir yabancı, Türklerin yüreğindeki o masum-samimi "Müslümanlığı" onun elinden alıp, onun "korkusu" haline getiremezdi.

Ama yaptılar.

Bir anda din "korku" oluverdi.

*

"Gelirler mi?" diye soruyor yollarda rastladıklarımız.

"Kim?" diye sormuyorum artık.

Samimi olun; gazetelerin, televizyonların birer ekibi şu sıralarda Malezya’da, neyi araştırıyorlar, neye bakıyorlar dersiniz:

İslam’ın Malezya’yı ne hale getirdiğine...

Ve aynısının bizim başımıza gelip-gelmeyeceğine.

Böyle midir İslam?..

O kutsal kitap bunu mu istedi sizden?..

Sabah-akşam alnını inançla secdeye koyan iyi insanlar bunu mu arzuladılar, söyleyin...

*

Peki kim yaptı bunu?

O "en Müslüman(!)" olan...

Bir yüce dini siyasette sermaye edindi kendisine. Onu kullana kullana kazandı.

Ve şimdi onu iktidarda kalmanın zırhı yapıyor.

İşte bir kısım Müslümanlar (Müslümanlığa nasıl bir kötülük yapıldığının farkına dahi varmadan) sembollerle-sloganlarla o zırhın parçası olurken...

Öbürleri korkuyorlar.

Hiçbir provokasyon, hiçbir yabancı güç, hiçbir düşman Anadolu Müslümanlığına bu zararı verememişti.

İnsanlar kendi dinlerinden korkar oldular.

İnsan kendi dininden korkar mı?..

Korktular...

(*)Hürriyet Gazetesi yazarı.Bu yazı 26.09.2007 tarihli Hürriyet Gazetesi'nden alındı.
***********************************************************
ANADOLU ALEVİLİĞİ VE RAMAZAN BAYRAMI



Attila UÇAR

ALEVİLER, TUTMADIKLARI ORUCUN BAYRAMINI NEDEN KUTLAR?

Ramazan Bayramı İslam Dininin bir bayramı olup, Hicri Kamer yılının dokuzuncu ayı olan Ramazan ayının bitimiyle Şevval ayının ilk üç günü kutlanan dini bir bayramdır. Arapça’daki adı idel-fitr olup, fitr kelimesi Arapça’da kahvaltı anlamına gelir. Daha doğrusu oruç bitiminin son günü yapılan ilk kahvaltı demektir.
İslam Dininde Ramazan Bayramının (Sadece Türkiye’de şeker bayramı diyenler var) çok ayrı ve özel bir yeri vardır. Ramazan ayında gün boyu aç kalmak, insan üzerinde vermiş olduğu sıkıntının iftarda orucun açılmasıyla sevince dönüşmesidir. Ramazan Bayramı da bir ay boyunca, gün boyu aç kalmanın, ya da oruç tutmanın sona ermesiyle sevincin üç gün kutlanmasıdır. Türkiye’nin ekonomik şartları göz önüne alındığında, hele ki yaz aylarına denk gelen Ramazan aylarını düşündüğümde oruç ayının bitişini kutlamayı fazlasıyla hak ettiklerini düşünüyorum.
İslam Dininin Ramazan ve Kurban Bayramları Hicretin ikinci yılından itibaren kutlanmaya başlanmış, oruç da ilk defa aynı yıl oruç ayını geçirenlere farz kılınarak bitiminde üç gün Ramazan Bayramı kutlanmıştır. Burada çok önemli bir nokta da, Kurban Bayramı olsun, Ramazan Bayramı olsun bayramın başlangıcı bayram namazlarıyla olmasıdır. Yani bayramın başlangıcı bayram namazının kılınmasıyla başlamaktadır.
Ramazan Bayramını İslam inancı açısından değerlendirdikten sonra gelelim Aleviler tutmadığı orucun bayramını neden kutlar bölümüne;
Bu arada samimi olarak tüm İslam Aleminin Ramazan Bayramını kutlar, bayramların dünya barışına, sevgiye, özgürlüklere ve hoşgörüye vesile olmasını dilerim. Benim yazım bir inanç tartışması olmayıp, bir inancın, başka bir inancı yok sayması ve kendine benzetmeye çalışmasına karşı çıkış yazısıdır. Tıpkı Alevi köyüne cami yapılmasına karşı çıkışımın camiye karşı olmadığı, yapılacaksa Sünni köylere yapılmasını, Alevilerin ibadet yerinin Cem evleri olduğunu defalarca söylediğim gibi.
Konuyu açmamıza yardımcı olacak tanı sorusunu açıkça soruyorum: Alevilik İslam mıdır? Ben Alevi olarak kendimi biliyorum da, acaba İslam olmanın koşullarını herkes biliyor mu? Kısaca İslam olmanın koşulları oruç tutmak, namaz kılmak, Hacca gitmek, zekat vermek, Kelime-i şahadet getirmek, Kur’ana, peygamberlere, meleklere, kadere ve Allah’a, onun cennet ve cehennemli ahretine inanmak olarak sıralayabiliriz. Bu durumda bir Alevi kendi inancının bu koşullarda uygunluğunu rahatlıkla test edebilir; üstelik bu test çok kolay bir testtir. Alevi, testin sonuna baktığında Aleviliğin İslam olup olmadığını kolaylıkla anlayacaktır. Burada yapılacak en önemli nokta kendimize sorulan sorulara dürüstçe, yani yaşamımıza uygun, atalarımıza uygun, Pir Sultanlara uygun yanıt vermektir.
Örneğin; Bu sorulara Biz Aleviler camiye de gideriz, oruç da tutarız, namaz da kılarız derse doğruyu bulamaz; tarihimizin hiçbir kısmında da yoktur. Bunları söyleyen yok mudur elbette vardır. Bunlar egemene boyun eğmeyi sindiren, asimle olmuş veya çıkarı için böyle görünen Alevilerdir.
Benim için Ramazan çocukluğumdan beri en uzun aydı. Ramazan ayında kendimi hep aşağılanmış, korkutulmuş, sindirilmiş hissederdim; bütün benim gibi Aleviler de. Şarkışla’da komşu çocuklarına oruç tutmadığımızı söylemez, üstelik annem tarafından dışarıda yemek yemememiz konusunda uyarılırdık. Tarihsel belleğimiz, böyle davranmamamız halinde baskıya uğrayacağımızı öğretmişti. Kayseri Kadı Burhanettin Ortaokulunda din dersi öğretmenimiz Kasım OKUT tarafından oruç tutmadığımız için aşağılanmalar da cabası. Annem Ramazan ayında sahura kalkar evin ışıklarını yakar tekrar yatardı ki, komşular ertesi gün Sahura neden kalkmadın diye sormasın diye. Bu korku, utanç, sindirme bugün de iş yerlerinde aynen devam etmektedir. Üstelik çoğu Alevi oruç tutuyormuş gibi yaparak bu baskıyı atlatmaya çalışmaktadır. Kendi namusuyla yüzleşen her Alevinin de kabulleneceği gibi ne Ramazan orucu bize ait ne de onun bayramı. Bilinmez, belki de bazı Aleviler Ramazan Bayramını; başımıza bir iş gelmedi, kazasız belasız atlattık diye mi kutluyor?!
Aleviliğin, kendi öz kimliğiyle yakalamaya başladığı yeni özgürleşme ve temsili yet olanağı, hem dıştan hem de içten çürütülmeye ve etkisizleştirilmeye çalışılıyor. Selçuklu ve Osmanlı’da bitmeyen, ne yazık ki Cumhuriyette de devam eden bir öğütülme ve çürütülme iradesi ile karşı karşıyayız (Erdoğan AYDIN-Kimlik Mücadelesinde Alevilik)
İşte Ramazan Bayramının Alevilerce kutlanması yıllardır Alevileri içten çürütme ve öğütülmesinin tipik örneğidir. Ama bu baskıyı daha ne zamana kadar kabulleneceğiz? Üstelik farkında değil miyiz; biz böyle davrandıkça bize ait olmayan inanç biçimleri ve ritüeller nesilden nesile meşrulaşarak bizi yok ediyor. Egemen inanca benzemeye çalıştıkça, ne yazık ki cumhuriyetin okullarında çocuklarımız bize ait olmayan dini inançlarla koşullandırıldıkça azalıyoruz. Bu asimilasyonu ve aşağılanmayı kabullenmeye devam ettikçe artarak azalmaya devam edeceğiz. Alevilikten geriye folklordan başka bir şey kalmayacak.
Alevilerin hangi bayramı kutladıklarını, ya da birliktelik adına başkasının inancına saygıdan katıldıklarını düşünseler bile, aynı hoşgörüyü kendi inançlarına karşı da yapılmasını beklediğini düşünüyorum. Gerçek laikliğin ve demokrasinin de ancak bizim oruçlarımıza da, özgün inancımıza da saygı gösterildiği durumda gerçekleşecektir. Oysa tek yanlı bir saygıya zorlanıyor, bu yetmezmiş gibi içimizden birileri de bu tek yanlı saygının ideolojik kılıflarını üretiyorlar. Bu tek yanlılıkta yazık olmuyor mu bize, inancımıza, laikliğe, demokrasiye?
İşte bu nedenlerle her Ramazan bayramı içim sızlar. Bize karşı yapılan tarihsel haksızlıklar yetmezmiş gibi bizim içimizden birilerinin de bu durumu meşrulaştırmasına canım yanar. Aklıma çocukluğu, çocuklarımızın yaşadığı travmalar gelir. Aksini iddia edenlerin de aynı travmayı çocukluklarında yaşadıklarını bilirim. Peki ama onlar kendi çocuklarının yaşadıklarını düşünmezler mi? Pir Sultan gibi olmalarını beklemiyorum kuşkusuz; ama hiç olmazsa bu tiyatroyu, bu zoraki iki yüzlülüğü daha ne kadar sürdüreceğiz? Bizim biz olmaya hakkımız yok mu bu taşında toprağında herkes kadar alın terimiz, kanımız, umutlarımız, acılarımız olan bu ülkede? Aleviliği, Alevilik yapan ozanlarımızın ve inanç önderlerimizin bize bıraktığı mirasın öğütülmesine, içinin boşaltılmasına daha ne kadar katlanacağız?
Benim içim yanıyor? Ya sizin?


**********************************************************
ANADOLU ALEVİLİĞİ HAKKINDA BİR GÖRÜŞ BİR ŞİİR

Aydın ALKAN

Sevgili Canlar,
Geçtiğimiz günlerde katıldığım bir panelde Sivaslı Hüseyin Gazi Metin’in (kendisi aynı zamanda bir Alevi dedesidir) Isveçli bir araştırmacının ‘’Dede Alevilik Ali’den mi Veli’den mi geldi, gökten mi indi, nurdan mı indi, bana bir anlatır mısın?’’ sorusuna cevaben sazıyla söylediği deyişi aşağıya aktarıyorum.
Anadolu’muzun Alevisiyim dedik. Isveçli araştırmacı dedi ki, ‘’dedem, daha karıştırma; şurayı burayı dolaştırmaya gerek yok, ben alacağımı aldım. Senin bu dörtlüklerinde gereçekten de Anadolu’nun Alevisini tarif ettin, teşekkür ederim’’ dedi.

Ben de diyorum ki; Alevili Kültürünü bilmeden/ tanımadan, öğrenmeden karşı çıkan, halen cenazelerimizi imam ile kaldırmaya devam eden Bucak Avşarı canlara, işte gerçek Anadolu Aleviliği budur. Selamlarımla.


İŞTE ALEVİLİK

Enel Hak diyerek geri dönmeyen
Anadolu’muzun Alevisiyim
Huri gılman cennetine kanmayan
Anadolu’muzun Alevisiyim

Sevgidir dinimiz, Kabemiz insan
Kırklar ceminde eşittir her can
Bizim için birdir gavur, müslüman
Anadolu’muzun Alevisiyim

Allah ile insanları korkutmam
Cennet ile cahilleri uyutmam
Kıl köprüsü, hayal, hurafe yutmam
Anadolu’muzun Alevisiyim

Vahiye aldanmam, bilimde varım
Akılla mantıkla yaparım yorum
Çağı yakalamak amacım, zorum
Anadolu’muzun Alevisiyim

Ele, bele, dile sahip özümüz
Can evinden uyanmıştır gözümüz
Kanundur, senettir bizim sözümüz
Anadolu’muzun Alevisiyim

Mum söndü iftira, kuyudur kazdığın
Asıp, kesip, zindanlarda ezdiğin
Kafir diye derisini yüzdüğün
Anadolu’muzun Alevisiyim

Kuyucular, Yavuz Selimler
Toplu katliamlar yaptı zalimler
Zalimin zulmünden korkmaz alimler
Anadolu’muzun Alevisiyim

Bizim için yapılmıştı zindanlar
Yargısız infazlar, kayıp insanlar
Özgürlük uğruna çok verdik canlar
Anadolu’muzun Alevisiyim

Ezilen halk dostum, ezen düşmanım
Sivas’ta yaktınız otuz beş canım
Vursan, bombalasan değişmem yönüm
Anadolu’muzun Alevisiyim

Kızılbaşlık şöhretimiz, tacımız
Gelin bir olalım bitsin acımız
Bir ölür bin doğar bizim gücümüz
Anadolu’muzun Alevésiyim

Diyaneti, din dersini kaldırın
Örümcek kafaya bilim doldurun
Kimliğimizi tüm dünyaya bildirin
Anadolu’muzun Alevisiyim

Beş vakit camide yatıramadın
Asimile edip bitiremedin
Şeytan taşlaya götüremedin
Anadolu’muzun Alevisiyim

Yeni bir taktik, yeni bir oyun
Alın trilyonlar, ayrıldı payın
Satılık değiliz iyice duyun
Anadolu’muzun Alevisiyim

Gazi Metin silahım yok, sazım var
Horasan’dan Çamşığı’na izim var
Boyun eğmez, baş kaldıran özüm var
Anadolu’muzun Alevisiyim

Ozan Hüseyin Gazi METİN

**********************************************************
EN BÜYÜK SEVGİ ŞAİRİ YUNUS EMRE











*******************************************************
DENİZ BAYKAL İÇİN VEDA ZAMANI!



Mehmet Y.Yılmaz(*)

CUMHURBAŞKANLIĞI seçimi ile başlayan siyasi krizden çıkma yolundaki önemli sorunlarımızdan biri de miting alanlarını dolduran kalabalıkları siyasi olarak aktif hale getirecek, bunu sandıkta oya dönüştürecek bir partiye sahip olmamamız.

Zaten unutmamak gerekiyor ki böyle bir parti olsa, bu kitlesel mitingleri düzenleme işi sivil toplum kuruluşlarına kalmazdı. Çok büyük kitleleri harekete geçirebilecek bir partinin varlığı da hiç kuşku yok ki AKP iktidarının atacağı adımları en az iki kere düşünmesini sağlardı.

Seçim süreci başlamadan, seçim heyecanı toplumu sarmadan yapılan "bugün seçim olsa oyunu kime verirsin" anketlerini fazla güvenilir bulmam.

Ancak bu tür anketlerin bir genel eğilimi gösterdiğini de söylemek gerek.

Kaldı ki kişisel gözlemlerim de anketlerde ortaya çıkan sonucu doğrular nitelikte.

O da şudur: CHP, Deniz Baykal önderliğinde gireceği hiçbir seçimi kazanamaz!

Çevremdeki herkes CHP’nin seçmeni olabilecek kişiler. Geçmişte bu partiye oy vermişlikleri de var. Ama artık kimse eskiden olduğu gibi rahatça "Oyumu CHP’ye veririm" diyemiyor.

Şeriat endişesiyle CHP’ye yönelmesi beklenen kentli merkez sağ seçmen için de aynı durum geçerli.

CHP, beş yıldır ana muhalefet ve beş yıldır hiçbir yapısal sorunu çözememiş (işsizlik, eğitimsizlik, köylülerin sorunları gibi) bir hükümet karşısında iktidar alternatifi olamıyor.

Erken seçimden sonra en büyük sorun, bugünkü krize yol açan siyasi tablonun aynen devam etmesi olur.

Deniz Baykal, seçimden sonra bugünkü siyasi tablonun bir benzeri ile karşılaşıp, ülkeyi felakete sürüklemek istemiyorsa koltuğunu seçimden önce herkese güven verebilecek genç bir lidere bırakmalıdır!

(*)Hürriyet Gazetesi yazarı. Bu yazı 02.05.2007 tarihli Hürriyet Gazetesinden alındı.
***********************************************************
TOKAT'TAN TÜRKİYE'YE...



Rıza ZELYUT(*)

Pazar günü Tokat'ta konuştum.
MHP İl Başkanı Ümit Sarıtaşlı'nın daveti üzerine gitmiştim.
Bir saati geçen konuşmamı, büyük salonu hınca hınç dolduran insanlar birkaç kez ayakta alkışladılar.
Alevilikle Türk kimliği arasındaki ilişkileri anlattım.
Anadolu Aleviliğini oluşturan temel yapının Türk kültürü olduğunu söyledim. Bunun ayrıntılarına değindim.
Bir milleti millet yapan temel olgunun dil olduğunu; Türk dilini de Alevi Türk boylarının geliştirip bugünlere getirdiğini söyledim.

Çin'in ortalarından Fransa'ya kadar uzanan Avrasya'da egemen olmuş hem de binlerce sene egemen olmuş tek milletin Türk milleti olduğunu açıkladım. Bu yüzden Avrupa'lının Türk kimliğine düşman olduğunu vurguladım. Macaristan'daki Kuman Türklerinin (sarı Türkler) ibadethanelerinden çıkan kurban kazanlarının Hacıbektaş'taki 'Kara Kazan'la aynı olduğunu; Hun Türklerinin 395'te Kırım'ı ele geçirmesinde onlara bir geyin önderlik ettiğini; aynı geyiğin bin yıl sonra Antalya Elmalı'da Abdal Musa Sultan Dergahı çevresinde yeniden bize kılavuzluk ettiğini belirttim. Ana Hun kabilesi Agatirler'in Kuzey Karadeniz'den sonra Agaçeri olarak Anadolu'da karşımıza çıktığını açıkladım. Bugün Ural-Volga hattında yüzlerce Türk kabilesinin yaşadığını; bu kabilelerden birisinin adının da Kızılbaş kabilesi olduğunu ilk kez duyurdum. Hun Türklerinin yabgularının her sabah güneşe dönüp dua ettiklerini; bu geleneğin bugün Tunceli'de hala yaşadığının altını çizdim.
6. yüzyılda Altaylardaki Türk çadırlarında ozanların saz çaldığını Çinli tarihçilerin yazdığını ve bugeleneğin Anadolu'da Alevi ozanlarca sürdürüldüğünü belirttim.
Türk kadınının erkeğiyle birlikte yaşadığını, oynadığını, devlet yönettiğini, ailede önemli görüldüğünü; bugün ise geriye iteklenmek istendiğini vurgulayıp, 'Tokatlı kadınlar; haklarınıza sahip çıkın!' çağrısında bulundum.

DÜŞMANLIK ÜRETMEYİZ

Türkiye'de laik cumhuriyete karşı topyekün saldırıda bulunan Arabist ve Amerikancı gericilik karşısında bütün güçlerin birleştirilmesi gerekiyor. Bu yüzden cumhuriyet yandaşlarının güçlerini birleştirmesi kaçınılmaz gözüküyor. 1980 öncesinde yaşanan olayları gerekçe göstererek cumhuriyetçi güçleri bölmeye kalkışanların oyununa düşmemek lazım. MHP'nin cumhuriyetçi güçlerin bir parçası olduğunu herkes bilmelidir. 1980 öncesindeki olayların asıl tertipçilerini de belgeler ortaya koyuyor: Bunlar; ordu içindeki darbeci generaller, MİT'teki Amerikancı kanat ve bizzat ABD'dir. Bunu öğrenmek isteyenler; Prof. Çetin Yetkin'in Türkiye'de Askeri Darbeler ve Amerika adlı kitabını incelemelidirler.
Bunları da açıkladım...

Dost güçleri artırmak, bu dönemde şarttır. Cumhuriyet güçlerini bölmeye çalışanların Maraş-Çorum olaylarını öne çıkarması bir komplodur. Bunlar Amerikancıdır, AKP'cidir ve Avrupa Birliği'nin maşalarıdır.
Bunu söyleyenlerin Alevilerle ilişkisi de sadece çıkar ilişkisidir.

TOKAT UYANACAK

Tokat ve çevredeki iller; 1980 sonrasında gerici güçler tarafından ağır ağır kuşatıldı. Belediyeler bunların eline geçti. Gericiler; cumhuriyet rejimi ile mücadele etmek için her yolu kullanıyorlar. Tokat'ta Şeyhülislam Mustafa Sabri adlı hain adına vakıf kurulmasını bu yüzden eleştirmiştim.

Gördüm ki beni, 'Hayır işine karşı çıkan birisi' olarak kötülemişler.

Açık açık yalan söylüyorlar. Ben hayır işine saygı duyarım, desteklerim. Siz hayır işinin kuyruğuna bir şer düğümü atarsanız, elbette eleştiririm. O vakfı, Tokat'tan yetişme gerçek bir ilim adamı adına kursalardı ben de yardım ederdim.

Tokat gazetelerine çarşaf çarşaf açıklama yapan AKP milletvekilleri Resul Tosun ve Ergun Dağcıoğlu beni, siyasete soyunmak için bu vakfı gündeme getirmekle eleştirmişler.

Bunlar; herkesi kendileri gibi sanıyorlar. doğruyu söylemek için illa siyasi çıkar mı sağlamak gerekiyor?
Siz, 1927 yılında, Millet Meclisi'nin cumhuriyet balosuna, 'Bunlar kadınlı erkekli kucak kucağa geliyorlar, bir nevi Kızılbaşlık yapıp mum söndürüyorlar!' demek küstahlığını gösteren hain Mustafa Sabri'yi neden karanlıktan çıkartıp Tokat halkına dayattınız? Böyle bir yobaza ilim adamı denilir mi?

Sanıyorum ki Tokat halkı; Mustafa Sabri haininin öne çıkartılmasının anlamını kavradı. Bu işin cumhuriyete meydan okuma olduğunu artık Tokatlılar biliyor. Bunun hesabını da Resul Tosun ve Ergun Dağcıoğlu gibi kişilerden seçimlerde soracaklardır.

Tokat halkı nasıl 26 Haziran 1919'da Kemal Paşa'yı kucakladı ise; onun yolunda yürüyen bizleri de kucaklamıştır; bunu onlar iyi bilsinler.

(*)Güneş Gazetesi yazarı.Bu yazı 17 Nisan 2007 tarihli Güneş Gazetebinden alındı.

***********************************************************
BİR KIZILDERİLİ ÖYKÜSÜ


ATTİLA UÇAR

Kış başlamak üzeredir. Kızılderili toplulugu şefin etrafına toplanmış, kışın sert mi yoksa yumuşak mı geçeceğini öğrenmek isterler.

Geleneksel yeteneklerini dedelerinden bu yana çoktan kaybetmiş bulunan şef işi sağlama almak için kışın sert geçecegini ve mümkün olduğunca fazla odun toplamalarını söyler kabilesine.

Akıllı bir adam olan şef birkaç gün sonra yakınlardaki meteoroloji istasyonuna telefon eder:

"Bu kış soguk mu geçecek sizce?"

Meteorolog cevap verir:

"Evet, oldukça sert geçecege benziyor."

Bu cevabı alan şef derhal kabilesine döner ve kışın çok sert geçecegini,daha çok odun parçası toplamaları gerektiğini söyler.

Bir süre sonra Meteoroloji istasyonunu tekrar arar ve sorar:

"Kış hala soguk mu geçeceğe benziyor?".

"Evet" der karşıdaki:

"Oldukça soğuk geçecege benziyor."

Şef kabilesine döner ve sadece odunları değil bulabildikleri her çalıçırpıyı toplamalarını ister.

Birkaç gün sonra meteoroloji istasyonunu tekrar arar:

"Kışın sert geçeceğinden gerçekten emin misiniz?".

Adam:

"Kesinlikle. Bugüne dek yaşanan en sert kışlardan birini yasayacağız gibi görünüyor."

"Nasil bu kadar emin olabiliyor sunuz ?" diye sorar şef.

Meteorolog yanitlar:

"Kızılderililer çılgınlar gibi odun topluyor!"


**********************************************************
DURMUŞ DEDE'DEN ŞİİRLER(*)


M A R A K A Z

İlk önce İstanbul türküleri girdi kalbime
Sonra İstanbul hasreti İstanbul şehri
İstanbul bereketi
İstanbul sultanlar memleketi

Ne zaman İstanbul geçse kalbimden
İstanbul tüter burnumda İstanbul büyür gözlerimde
Tam kırk yıl önce beni İstanbul’a getiren gemi
Bilmem şimdi hala seferde mi?

Bir gece yarısı İstanbul ışıklarını o gemiden seyrediyordum
O gemi dumanları buğulu buğulu yüreğime siniyordu
İstanbul rıhtımında bir hemşeri görsem
Gurbet acılarım diniyordu

İstanbul’un bütün semtlerinde hemşeri aradım
Kırk yıldır İstanbul’un bir semtine bile doyamadım
Marakaz tam kırk yıl önce beni İstanbul’a getiren ilk gemi
Marakaz bilmem şimdi hala seferde mi?

(*) Şair Derneğimizin Fahri üyesi iken 11 Ağustos 1999 tarihinde aramızdan ayrılmıştır.
--------------------------------------------------------



Ben bir yazar eskisi

Fikir işçisi emeklisiyim

Ne içki müptelası

Ne de şöhret budalasıyım

Ben Zeki Kıral’ın hayranı

Ve sanatının fukarasıyım

DURMUŞ DEDE

Not:Merhum Şairimiz hakkında ileride geniş bilgiler vereceğiz.H.E.
***********************************************************
EMEKLİ ÖĞRETMEN ŞAHİN TATAR
(Köy Enstitüsü mezunu)
İĞDELİ KÖYÜ


YAŞANMIŞ BİR ÖYKÜ

Yedi Bucak Avşar obalarından (Köylerinden) Körkuyu Köyü’nden Kara Hasan oğullarından Hösük (Hüseyin) kahya Halep’e develerle yük taşır, yani kervancılık yapar. Günün birinde hem eniştesi hem de kayın biraderi olan Mahmut kahya ile birlikte Halep’e yük götürürler. Dönüşte Çukurova’da (Adana, Tarsus, Mersin) köylüleri ile karşılaşırlar. Köylülerden "Köyde ne var ne yok" diye haber sorar. Köylüler de Hösük (Hüseyin) kahyaya “Ağam başın sağ olsun, Sultan gelin sizlere ömür öldü, başın sağ olsun derler”. (Sultan gelin Hösük (Hüseyin) kahyanın 3’ncü hanımıdır)

Bunun üzerine Hösük (Hüseyin) kahya aşağıdaki türküyü söyler:

Adana’dan çıktık doğrulttuk yolu,
Öter telli turaç tatlıdır dili,
Biter kızıl dağın goncası gülü,
Eke Tellim kalk sılaya gidelim.

Küleğin Boğazı da bellidir belli,
Başında oturur bir ağa yollu,
Tekir’in yaylası tomurcuk gülü,
Eke Tellim kalk sılaya gidelim.

Bozantı’nın suyu akar akar bulanır,
Fındıklı da sarı maya (deve) sulanır,
Engel denen bir dolambaç dolanır,
Eke Tellim kalk sılaya gidelim.

Buldurcana çıktık yaylanız yakın,
Sağına soluna Hameyli takın,
Gavur Elbeyliden sen seni sakın,
Eke Tellim kalk sılaya gidelim.

İncesu’yun dört yanı dağ olur,
Ara yerde lale sümbül bağ olur,
Karasuda sökün kuşu çok olur,
Eke Tellim kalk sılaya gidelim.

Kayseri’den beri Berdi Gölünden,
İslam çayırından Lale belinden,
Palas Ovasından Sultan Han’ından,
Eke Tellim kalk sılaya gidelim.

Sarıoğlan’da konalgamız konalım,
Şahruh Köprüsü’nden sual soralım,
Körkuyu’da bir Suna var görelim,
Eke Tellim kalk sılaya gidelim.

Sultan Sekisi sarı çiçeğe bezendi,
Sultan gelin elbiseler düzeltti,
Gövel ördek gibi boynun uzattı,
Eke Tellim kalk sılaya gidelim.

Devemizi köyümüze getirdik,
Mallarını taksim ettik bitirdik,
Aşık Hüseyin keyfimizi yetirdik,
Eke Tellim kalk sılaya gidelim.

NOT: Eke Tellim (Hösük (Hüseyin) Kahyanın devesinin adı)

Kaynak Kişi: Hösük (Hüseyin) kahyanın 5’nci göbekten torunu olan Ali Şinasi DEMİR)

Derleyen: Şahin TATAR (Emekli Öğretmen)

**********************************************************
SÜLEYMAN YAĞIZ
Bir kardeşlik destanı

BİRİ KİRVEM
BİRİ MUSAHİBİM


“alî”lerden, “velî”lerden
o “hasan”, ben “hüsey’n”
o “hüsey’n”, ben “hasan”
aynı “turna”larla uçtuk
aynı “kurna”lardan içtik
ve göçtük aynı “kervan”larla
ilhamımız, serçeşmemiz “hacı bektaş”
muhabbetimiz “mevlana”
biz birlikte “mihman” olduk
-dağlara, çağlara
ve çağlayanlara liman
ve doğumundan beri “er”liğin, “eren”liğin
“yâr”lığın, “yaren”liğin
biri “kirvem”, biri “musahibim”
o bana, ben ona sahibim

hiç ayrı düşmedi düşlerimiz
hep ortak oldu özlemlerimiz
birinin aşını yedim, birinin lokmasını
biri “cem”imdir, biri “can”ım
biz, birlikte yaşadık canım
- kardeşliğin en hasını
biri “kirvem”, biri “musahibim”
o bana, ben ona sahibim

biz, birlikte çıktık yola
yol olduk, yoldaş olduk
aynı yolda kardeş;
bağımız bahçemiz birbirine karıştı
gözümüz, gönlümüz birbirine
gelin olduk, güvey olduk
biz birbirimize karındaş olduk
biri “kirvem”, biri “musahibim”
o bana, ben ona sahibim

biz, hayallerimizi bile birlikte kurduk
birlikte oynadık oyunlarımızı
zulme, birlikte karşı durduk
birlikte, yedi düvele meydan okuduk
“hem”i okuduk, “hem”i de yazdık
biz, hep birbirimiz olduk
biz, hep birlikte ne destanlar yazdık
biri “kirvem”, biri “musahibim”
o bana, ben ona sahibim

biz azımızı birlikte çoğalttık
çoğumuzu birlikte paylaştık
birlikte güldük, birlikte ağladık
dert varsa hepimizin
sevinçler cümlemizin
bu, ortak sesidir yüreğimizin
biri “kirvem”, biri “musahibim”
o bana, ben ona sahibim

biz, birlikte bir olduk
biz, birlikte diri
biz, birlikte iri olduk
biz, birbirimizin yarısı
bundan öte yok, ötesi berisi
biz, münafıkların
biz, münkirlerin
korkulu rüyasıyız
biz biriz, bir
biz; kardeşliğin piriyiz
biri “kirvem”, biri “musahibim”
o bana, ben ona sahibim

ey benim canım
ey benim yolum; yoldaşım
biz birlikte söyledik dememizi, şarkımızı
birlikte yaktık türkümüzü;
- “barak”tan, “bozlak”tan
- “kerkük”ten “yemen”den
- ve “rumeli”nden, “çayeli”nden
biz birlikte yazdık öykümüzü;
- “sivas”tan, “maraş”tan
- “tunceli”nden ve “diyar-ı bekir”den
ve yine hep birlikte;
- “şark”tan, “şimal”den
- “cenup”tan, “mağrip”ten
- göçmen gönlümüz “trakya”dan
ve uygarlıklara eşik
ve bütün “can”lara beşik “anadolu”dan
hiç susmadı şarkılarımız, öykülerimiz
hiç susmadı türkülerimiz
biri “kirvem”, biri “musahibim”
o bana, ben ona sahibim

biz birlikte “efe”lendik
birlikte teptik “horon”larımızı
ve “halay”larımızı birlikte çektik
birlikte ektik ekinlerimizi, birlikte biçtik
kedilerimiz bile küsmedi birbirine
ölmedi hiçbir zaman sevinçlerimiz
- heyecanlarımız, coşkularımız
- düğünlerimiz, toylarımız
solmadı gülümüz gülüm hiçbir zaman
ama korkuttu zalimi muhabbetlerimiz
biri “kirvem”, biri “musahibim”
o bana, ben ona sahibim

biz hiçbir zaman
ayırmadık, ayrılmadık
sen “o”sun, ben “bu”yum demedik
biz hep sevdik birbirimizi
biz hep birbirimizle sevindik
- övündük birbirimizle
bizi kimse birbirimize
- düşüremeyecek, inan
sen bana kefilsin, ben sana
yaramız da merhemimiz de ortak oldu
- ve olacak her zaman
çünkü bu destan
- bitmeyecek hiçbir zaman (*)
biri kirvem, biri musahibim
o bana, ben ona sahibim


(*) Destanın yazımına 1974 yılında başlanmıştır. Ancak 1984’te yeniden gözden geçirilen bu destan, 2005’te yukarıdaki gibi düzenlenmiştir. Bundan sonra da yeni gelişmelere göre yeni eklemeler yapılabilecektir. O nedenledir ki, hem taşıdığı anlam itibariyle, hem de yeni eklemeler yapılabileceği düşüncesiyle “çünkü bu destan/bitmeyecek hiçbir zaman


*********************************************************

AŞIK HÜDAİ

Hüseyin EKİCİ

Asıl adı SABRİ ORAK olan Aşık Hüdai 1940 yılında Kahramanmaraş İlinin Göksun İlçesi Yoğunoluk Köyü’nde doğdu. Henüz 9 yaşında iken babasını kaybetti. Ailesiyle Adana’nın Kadirli ilçesi’ne 11 yaşında göç etti. 20 yaşında askere gidene kadar burada yaşadı. Asker dönüşü gurbete çıktı. Çıkış bu çıkış bir daha da geri dönmedi. Annesinin cenazesine bile gurbetten dönüp gidemedi.

Neden gidemediğini sorduğumda bana “Ne elim varıyor, ne de ayağım gitmek istiyor. Anamın gençliğini bile unuttum, gideyim de ne diyeyim. Beni kimse tanımaz ki, en iyisi gitmemek” dedi. Oturdu bir güzel demlendi ve sonra da iyice bir ağladı.

Hüdai ömründe pek o kadar çok şiir yazmadı. Ya da yazmaya zaman bulamadı. Çünkü yaşadıklarını zamandan hiç saymazdı. Bu bir yaşamak mı derdi. Dost kapısını aralayıp muhabbet meclisine girdiğinde önce hiç konuşmaz, biraz demlendikten sonra da günlerce konuşsa zamanı unuturdu.

Hüdai otel odalarında çok kaldı. Çevresinin desteği ile otelcilerle hep dost olmuştur. Bir dostunun evinde misafir olduğu zaman aradan eğer uzun bir zaman geçmişse hangi otelde kaldığını bazen unutur çevresine sorardı ben en son hangi evimde idim derdi.

Aşık Hüdai’yi rahmetle andıktan sonra yazılacak çok şey olduğunu söylemekle yetinmek istiyorum. Ancak, bunu zaman zaman kaleme almayı kendimi borçlu hissettiğimi de ifade ederek Aşık Hüdai’nin az bilinir bir şiiriyle sizleri tanıştırmak istiyorum. 17 Şubat 2007

ULAN SİZ YEDİNİZ BENİ

Her gün binbir sorunuzla, ulan siz yediniz beni
Kelinizle körünüzle , ulan siz yediniz beni

Ölünüzle dirinizle, mürşidiniz pirinizle
Karınızla kızınızla, ulan siz yediniz beni

Dedenizle ebenizle, itinizle obanızla
Ananızla babanızla, ulan siz yediniz beni

Hacınızla hocanızla, gencinizle kocanızla
Öcünüzle böcünüzle, ulan siz yediniz beni

Hüdai’yim derdinizle, birer birer ferdinizle
İtinizle kurdunuzla, ulan siz yedeniz beni.



***********************************************************

AHMET AKAR
Basın şehidimiz UĞUR MUMCU’NUN anısına saygılarımla,


VAY BAŞIMA GELENLERE

Dağ başını duman almış
Çakallar ovaya inmiş
Uğur Mumcum şehit olmuş
Vay başıma gelenlere

Kışlalıyla Turan Dursun
Hesabını kimler sorsun
Yoksa mahşere mi kalsın
Vay başıma gelenlere

Madımak da şimşek çaktı
Canları ateşe yaktı
Yobazlar seyredip baktı
Vay başıma gelenlere

AHMET AKAR bahtım kara
Yüreğimde dolu yara
Yem olmuşuz aç kurtlara
Vay başıma gelenlere

AHMET AKAR
Maltepe/İstanbul


Kardeş Web Sitesi
Kardeş Web Sitesi
www.huseyinekici.com.tr
.: Saat :.

Bookmark and Share
.: İstatistikler :.
  IP Adresiniz: 38.107.191.84
Toplam Ziyaretçi:
119632
 



ÜYELİK FORMUMUZU İNDİRMEK İÇİN TIKLAYINIZ
.: Yararlı Linkler :.

 
 
  2006-07 © Copyright Anadolu Sevgi Birliği   Teşekkürler Yasir Production